GALİBİLİK
Galibi Tarikatı (Galibilik): Kadiri ve Rufai tarikatlarının birleşiminden doğan, Muhammedi Tasavvufun bir koludur. Peygamberinin getirdiği ahkam dan ayrılmadan, zamanın haramiyeti belli olanların dışında, medeniyet ve teknolojiyi Tasavvufi bir anlayış içerisinde dinin vazgeçilmezi kabul eden H.Galip Hasan Kuşçuoğlu'nun, Kuran ve Hakikatten ayrılmadan, Emri İlahiler ışığında, Asrın idrakı ile, Dini anlayış ve dünyayı görüşüne göre, 21.yüzyılda sistemleştirdiği; mezheb olarak Hanefi, meşrep olarak Alevi olan Muhammedi bir tarikattır.

EĞER FORUMUZA KAYITLI DEĞİLSENİZ KAYIT OL SEKMESİNE TIKLAYARAK 1 DAKİKA İÇİNDE KAYIT OLUN . FORUMUMUZDAN SINIRSIZ YARARLANMAK VE PAYLAŞIMLAR YAPABİLMEK İÇİN SİZLERİ BEKLİYORUZ . ÜYEYSENİZ GİRİŞ YAP SEKMESİNDE FORUMA GİREBİLİRSİNİZ .

ŞEYH HASAN GALİP KUŞÇUOĞLU'NUN HAYATI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ŞEYH HASAN GALİP KUŞÇUOĞLU'NUN HAYATI

Mesaj  YUSUF Bir Perş. Nis. 22, 2010 11:13 am

1919 yilinda, Çorum'da dindarliktan temayuz etmis anne-babadan dünyaya
geldi. Seyyid ve Serif olup, nesebi Fatih devrinin meshur astronomi
alimi Ali Kusçu'ya dayanir. Fizik ve Metafizik hayranligi fitratindan
gelen bir özelligi oldu. Bu sebeble ilkokul yillarinda löklanse
pillerden gece lambasi yapip kullaniyordi ki, henüz Çorum'da elektrik
yoktu.

Tasavvufi bir ortamda yetisti. Anne ve babasi dervis olup, amcasi Haci
Bekir Kusçuoglu Naksi ve Mevlevi Seyhi idi. 19 yasinda iken 7 tarikatten
icazetli Çorumlu Haci Mustafa Anaç Efendinin tek çocugu Fatma hanimla
evlendi. 7 kiz ve 1 erkek çocuktan olusan ailesinin geçimini mobilya
ustasi ve tüccar olarak elinin emegiyle temin etti. Içerisindeki
tasavvufi arzu ve istiyakin tazyikine daha fazla dayanama-




yip, 1950 yilinda "Maras Fatihi" diye taninan Ali Sezai Kurtaran'in
halifesi, Kadiri ve Rufai seyhi Marasli Haci Mustafa Yardimedici'ye
intisap etti.






1956 yili Beraat gecesinde irsat vazifesi (hilafet) müjdesi verildi. Bir
kaç ay sonra bu görev seyhi tarafindan kendisine teblig edildi.Bu
tarihten itibaren vaaz, sohbet ve zikirleriyle insanlarin Islam'i
anlama, yasama ve yasatmalari yolunda olanca gücüyle çaba harcadi.
Bildigi hakikatleri etrafina çekinmeden fakat ürkütmeden, tatlilikla
anlatmasi; tasavvufu siyasetten uzak tutma hususunda son derece hassas
olmakla birlikte, "demokrasi" "cumhuriyet" "laiklik" ve "insan
haklari"nin yaninda oldugu her firsatta vurgulamasi yine Galip
Efendi'nin önemli hususiyetlerindendir.






Tasavvufi ve dini görüslerini yazmis oldugu eserlerde ve yapmis oldugu
sohbetlerde dile getirmeye çalisti. Onun en önemli gayelerinden birisi
de, insanlarin Islam'i, tasavvufu ve hayati dogru bilerek, hurafeye,
bid'ata kaçmadan, bilim, teknoloji ve sosyal gerçeklerle tenakuza
düsmeden, kardeslik içerisinde yasamalaridir. Herkesi manevi
vazifesinden istifade etmeye çagirmaktadir. ALLAH kendisinden razi
olsun.





En son ADMİN tarafından Cuma Nis. 23, 2010 6:09 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi

YUSUF
Admin

Mesaj Sayısı : 248
puan : 10642
Kayıt tarihi : 21/04/10
Yaş : 26
Nerden : ANKARA

http://galibi.postalboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1949 ŞEYHİNE BİAT EDİNCEYE KADARKİ HAYATI

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 4:39 pm

Galib Efendi 27 Mart 1921 (H.1337)’de Uçtular Mahallesi Çorum Osmancık caddesi 70 no’lu evde dünyaya gelmiştir. Seyyid ve Şerif olup nesebi Fatih Devrinin meşhur Astronomi Alimi Ali Kuşçuya dayanır. Ailesi Ali Kuşcu’ya nispetinden dolayı Çorum’da Kuşcuoğulları olarak tanınmıştır. Annesi ve babası derviş olup, sitâyişle bahsettiği amcası Hacı Ali Efendi Nakşî ve Mevlevi şeyhidir.

Galib Efendi annesinin yardım severliğini, insanlara olan muamelesini, tasavvufî hayata olan yakınlığını, kendisine manen tesirini, babasını, diğer kardeşlerini, ailesinden aldığı terbiyeyi ve çocukluğunun ilk yıllarını şöyle anlatmaktadır:

“Zamana göre bilgili, okur yazar, saliha, kırık çıkık ustası, fakir ve fukaranın da anası meziyetleri ile örnek dervişti. Anamın bazı unutamadığım meziyetlerini insanlığa örnek olsun diye anlatmaya çalışacağım: Çocukluğumuzda iki erkek, iki kız kardeştik. En küçükleri bendim. Bizlere hurafeye kaçmadan, inandığı Hazret-i Allah ’ı ve Resulünü iyi tanıttı. Hala çocuklukta edindiğim o iman sermayesinin insancıl yönü hayatım boyu rehberim ve düsturum oldu. Hele biz çocuklarına çok zaman dilinden düşürmediği şu nasihatini levhalatmak lazım amma levha yapsan tatbik edecek kaç müşteri bulursun.

“-Birazdan babanız gelecek. Allah’ın tahsis ettiği sizlerin rızkınızı size ulaştırmak için ne müşkilat, ne meşakkat çekiyor, biliyor musunuz. Eve gelince adamcağızı bir de siz üzmeyin,” diye bizlere babamı çok yücelerde gösterir, sevgi ve hürmette Allah ve Resûlü’nden sonra babamı sevdirmişti anam. Babam sinirli ve biraz da huysuzdu fakat beraber geçirdiğimiz zaman içinde biri birini kıracak ne bir söz, ne bir çekiş, ne de birbirine küsü tuttuklarını bilmem. Şöyle bir örnek vereyim, daha iyi anlaşılacağını umarım. Anam 1945 senesinde ahirete yürüdü. Şu an 1999 bitmek üzere. Ailem Hacı Fatma Hanım anama muhabbetinden dolayı kaynanasının ruhuna her gün Fatiha, ara sıra Yasin okur. Başka söze ne gerek var. Kaç tane kaynana gösterirsiniz ki gelini ruhuna Fatiha okusun.”[1]

Galib Efendi 13 yaşlarında iken yaşamış olduğu annesi ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

“Memleketimizin eşrafından müteahhit bir zatın kazada omurga kemiğinde kırıklık olmuş da, anamı çağırmışlardı. Tahminen 13 veya 14 yaşımda idim. Beraber gitmiştik anamla. Tıp doktorlarının ortopedi yönünde pek ihtisasları yoktu. Pek muvaffak olamıyorlardı. Bazen anama gönderirlerdi “bizim bu dalda ihtisasımız yok” diye. Pratik yetişmiş kırık ve çıkıkçılar haklı olarak yaptıkları ustalıklarla toplumların itimatlarını daha çok sağlamışlardı. Tıpta bu problem de çözüldü, elhamdülillah; ortopedi dalında da toplumların pratik ustalara ihtiyaçları kalmadı. Ortopedi de tıp dalında yerini buldu. İtimat edilir duruma geldi!... Eski ortopediyi, icraatını haramiyet dışındaki güzelliklere önem vermeden her güzelliği din dışı gösteren, ictihatsız şeriatıyla kendini kabul ettirmeye çalışan dini yaşantıyla kıyaslar isek, bu anlayışın manasız maddenin kuru izahına gönül mahrumiyeti ile insan olma kapısını beni Adem’e kapatmış, her yönlü ihtiyacın aşk zannedildiği, gönülsüz ve manasız yol tercih edilmiş, imanı maddi çıkarlar sağlamıyorsa hakikatten kaçan, hakikatlerin zuhuru ile rahatsızlık hissedenleri pratik sınıkcılara benzetiyorum.Anam pratik sınıkçı idi. Amma ihtisası vardı. Müteahhidin beline el attı.

“-ALLAH ’ın izni ile iyi olur, şu kadar para alırım” dedi.

O güne göre beğenilir bir rakamdı. Sancılar içerisinde kıvranan zat hiç pazarlığa girmeden:

“-Kabul,” demez mi?.

Yeni dokunmuş çirişli kara tezgah bezi top halinde getirtildi. Bel kemiğini yerine düzelttikten sonra mumya gibi sıkı sıkı sardı anam. Sıkı tembih etti:

“--Bu sargıya hiç dokunulmasın. Zamanı geldi mi ben açacağım!.”

Şifa temennileri ile dışarıda bizi bekleyen faytona bindik. İçim daralıyordu. Anamı alışa geldiğimin dışında, değişik zihniyette görmüştüm ve çattım:

“--Ana sana hiç yakıştıramadım. Fırsat düşkünleri gibi sıkılmadan nasıl söyledin “şu kadar alırım” diye?”

Yüzü cidden kızaran anam:

“--İleri gitme. Bu hadiseleri ölçecek kabiliyette değilsin” dedi.

“--Bunun kabiliyetle ne ilgisi var? Düpedüz fırsattan istifade ettin,” dedim.

Anam benim anlayacağım türden anlatmaya çalıştı.

“--Senin aklın ermez” diye söze başladı.

“--Hazret-i Allah o kişinin belini niye kırdı, bilir misin?! Bilemezsin! Ben müracaatımın cevabını burada buldum. Alışagelmiş fakir fukara elime bakıyor. Ben onlara ne vereceğim. İmkânlarım da bitmek üzere. Ne yaparım ben. Anladım ki, Hazret-i Allah benim sıkıntılı müracaatıma cevap vermişti. Belini kırarak neticenin şifa ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Çünkü iyi olunca fakir fukaraya vereceğim parayı ondan almam için Hazret-i Allah öyle tertip etti. Şimdi anladın mı,” dedi.

Ben yine anlamamıştım. Amma anamın gözlerinin dolu dolu olması beni duygulandırmıştı. Anacığımın o mübârek sözlerini şimdi çok daha iyi anlıyor ve yaşıyorum. Makamı cennet olsun. Merhamet timsali, örnek insandı anam. Yaşlı Çorumlular iyi bilirler anamı.”[2]

Asker dönüşü vuku bulan annesinin vefatını ve vefatını müteakip gasledilirken vuku bulan hadiseyi de teferruatlı bir şekilde Metafizik isimli eserinin, “iyi insanların ölümleri de iyidir. Onlara gıpta edilir,” şeklinde açmış olduğu bir ana başlık altında şöyle anlatmaktadır:

“İkinci Cihan Harbinde asker idim. 1941 senesinde asker oldum. Harp bitti. 1945 senesinde terhis olduk. Askerden üç sefer izinli geldim. Evli idim. Üç kızım vardı. Ben anamı sevdiğim kadar anam da beni çok severdi. Dua etmiş; Ya Rabbi; Bir gün oğlumu göreyim, başka bir dileğim yok, demiş. Öyle oldu:

Babam Fuani Kaplıca’sını işletiyordu. Fuani Kaplıcası Çorum-Amasya hududu üzerinde. Hamam kısmı Çorum sınırında, arazisi ise Amasya sınırı içinde idi. Hamamın 37 derece ısıda, çeşitli cilt hastalıklarına şifalı gür suyu vardı. Hamamın iç kısmında dışarıdan görülen, fizik üstü, metafizik yaşamış halâ Rabbimin orada metfun bulunan zatı vesile kılıp, yakın beldelerin imanlarının zuhuru olarak sadık kişilerin sıkıntılarının teselli kaynağı, rahmet-i ilahiye vesile, bariz görünen tasarrufatın şifa mercii, ismi pek bilinmeyen, halk arasında “UYUZ DEDESİ” diye anılan evliyanı türbesi vardı. Şahidi olduğum olayları izaha çalışacağım:

Cilt hastalıklarına şifa veren bir kaynak suyunu da Hazret-i Allah oraya ihsan etmişti. Vesile idi. İyi dinle: Harp bitmiş amma bütün dünyada ekonomik kriz ve yokluklar devam ediyordu. Şekerin kilosu beş liraya çıkmış, kimse alamıyordu. Milletçe uyuz olmuştuk. Koyun sürüleri de uyuz olmuştu. Hamamın atık suyu evliyanın yanından dıştaki büyük havuza akıyordu. Sürüler o arkın üzerinden sürü halinde geçirilir, geçerken de sürünün üzerlerine elleri ile su serpilir, kimisine damla dahi düşmez fakat bi-iznillahi tealâ bir kaç gün içinde sürüde uyuz kalmazdı. Her taraftan sürüler gelir, şifa bulurdu. Şikayet eden, aksini söyleyen bir ferde rast gelmedik. Koyun başı ücret alırdık. O sene hamamın masrafını o sürüler karşıladı. Her beldeden akın akın sürüler gelirdi. İşte muazzam bir metafizik olay... Fiziki izahı olmayan, imana ve ruha ferahlık veren, fiziki olayları çürüten metafizik binlerce şahitli olay!...


Terhis oldum. Hamama geldim. Maksadım babamın elini öptükten sonra 35 km. mesafede bulunan memleketim Çorum’a gitmekti. Çorum’da bizden kimse kalmamış. Hamama taşınmışlar, babam yalnız olmasın diye. Ailemin hepsini hamamda görünce sevindim. Anam hasta idi. Beni görünce; “duam kabul oldu” diye Cenab-ı Hakk’a hamd etti. Anamla bir gün görüşebildik.

Tedavi için babam, “beni de geldi” diye ferahlıkla anamı Çorum’a götürdü. Doktorlar hastalığına lösemi demişler. Anamın nasıl öldüğünü anlata anlata bitiremiyorlar. Öleceği gün; bu gün benim düğünüm, bayramım, diye eline kına yaktırıyor. Hacı Mustafa Anaç Kayınpederim Şeyh Efendi’yi çağırtıyor. Şeyh Efendi’ye:

“--Mustafa Efendi, bu gün ben vefat edeceğim. Bana tövbe-istiğfar verdir,” diyor.

Beraberce gümbür gümbür tövbe-istiğfar okuyorlar. Bir ara Şeyh Efendi’ye:

“-Allah senden razı olsun Mustafa Efendi. Benim derviş olmama sebep oldun. Derviş olmanın Allah ’ın lütfü ihsanı olduğunu yaşadım. Şu an da gününü görüyorum. Gideceğim makamımı görüyorum. Allah sizlerden razı olsun. Beni ikna ettin. Rabbimin lütfu ile derviş oldum. Bana hakkını helal et,” der.

Ali Haydar Ahıskavî Hazretleri’ne anamın da, babamın da biat etmelerine Mustafa Anaç Efendi vesile ve sebep olmuş idi.

O gün ruhunu teslim etti. Ben hamamda idim. Anamın vefatı ailemizin nizamını bayağı sarsmıştı. Eskisi gibi değildi. Teneşir de anam yıkanır iken hoca hanımlar şahadet getirirlerken herkesin gözleri önünde anam sağ elinin şahadet parmağını yukarı dikmiş! Bunu gören hanımlar hem korkmuşlar. Hem de çığlık atmışlar, “nasıl ölü bu?” diye...

Hazret-i Mevlana’nın duyurduğu gibi: “Biz öyle padişah mıyız ki, taht üzerinden inip tabuta binelim!.. Bizi taht üzerinde gördünse hep öyle göreceksin...”[3]

Galib Efendi 1949 yılına kadar geçirmiş olduğu hayatı ve bu dönemin sosyal ve ekonomik şartlarını, spora yakınlığını, ailesinin rızkını temin ettiği mobilyacılığa yönelişini, içinde duymuş olduğu mânevî özlemlerini, hayatının büyük bölümünü geçireceği Ankara’ya 1949 yılında taşınmasını ve ağır çalışma şartları içinde kendisini nasıl yetiştiğini, yukarıda verilen bilgilere ilaveten şöyle anlatmaktadır:

“Sene 1935-1936 arası. Ortaokulu 2’den terk ettim. Babam ve anam hamam işletiyorlardı. Evimiz konaktı. Başka kiraya verdiğimiz evlerimiz de vardı. Ayrı ayrı semtlerde bağlarımız, birkaç köyde ortakçılarımız vardı. O zavallı insanları sömürmek için değil, yardımcı olmak, sıkıntılarını gidermek içindi. Allah rızâsı için olduğunu görmek zor değildi. Çalışarak geçimini elde etmek gâyesi olan insanlara yardımcı olmak, ağalık icâbı, ibâdet misâli mânevî zevk idi.

O zamânın vasat zengini sayılırdık. Sakın o günlerin özlemi çekilmesin. Allah bu günlerde lütfettiği imkanlarımızı elimizden almasın. Yeterli mi. Elbet, değil. Okuldan ayrıldığıma babam üzülmedi. Sevindiği hissediliyordu. Çünkü işlerinde yardımcı olacaktım. Yardım edecek başka erkek evlâdı yoktu. Yalnızlıktan rahatsız olan babam okumam için tek kelime dahi söylemedi. Yalnızlıktan bunalmıştı. Başka yakın yardımcısı yoktu. Kasayı teslim etti. Ferah nefes aldığını hissettim.

Birinci günden sıkılmaya başlamıştım. Pasif yaşantıya intibak etmeye ne fizikî yapım, ne de rûhî yönüm, yaratılışım müsâit değildi. Sportmen vücut vermişti, Hazret-i Allah . Hakkını elbet veriyordum. İyi koşuyordum. Yüksek atlıyordum. Voleybolda smaççı idim. Futbol oynardım. Memleketim olan Çorum sporun formasını giydim. Mânevî hâlim ve düşüncelerimi görüyor ve yaşıyordum ki, istisnâî bir hal vardı. Şimdi daha iyi anlıyorum. Yaratanımı tanımakta hayatım boyu hiç güçlük çekmedim. Varlığından hiç şüpheye düşmedim. Cümle peygamber efendilerimizi birini diğerinden ayrı görmeyen, tek kelam îmanın şartı olan Âmentü’den prim vermedim. Âhir zaman Nebîsi Hazret-i Muhammet Mustafâ (s.t.a.v.) Efendimiz’in tebliğ ettiği, getirdiği emr-i ilâhîler başımın tâcı, gönlümün ilâcı, aşkımın mihenk taşıdır. Bunları anlatmaktaki kastim mîzâcımın pasif yaşamaya müsâit yaratılmadığını, “görmediğim ALLÂH’a ibâdet etmem,” diyen yol büyüklerimin neyi kastettiklerini rahmet-i ilâhî olarak yaşıyorum. Allah izlerinden ayırmasın.

Güzellik hayrânı olan bu abd-i âciz, güzel sanatlara karşı zaafım vardı. Marangoz olmaya karar verdim. Bu karârım bütün âileyi şaşırttı. Âilede tek erkek evlat olmam hasebi ile ferah bir işte çalışmamı arzu ediyorlardı. Hürmette kusur etmeden babamı da râzı ettim. Çırak olarak marangozluğa başladım. Not defterime her gün mutlakâ öğrendiğim şeylerin notunu alıyordum. Bu hususta azimli ve kararlı idim. Titizdim. Her işi elde yapıyorduk. Üç senede iyi sanatkar ve usta oldum. Marangoz dükkanı açtım.”[4]

Yine biraz geriye giderek okul hayatını, evliliğini, çok önem verdiği ve mütemadiyen füyüzat-ı ilâhinin geliş yolunun onda dokuzunu gördüğü çalışma hayatını şöyle özetlemektedir:

“Rabbimin mizacıma uygun verdiği zevk ve istekle 1935 senesinde cennet mekan babam Çorum Paşa hamamını işletiyordu ve yalnızdı. Yardımcı olur, deye orta okuldan ayrılmama rıza gösterdi. Hamamın kasasında bulundum. Rahattım. Bu yönlü pasif hayat mizacıma uygun değildi. Babama bu halimi anlattım ve razı oldu. Sanatkar oldum. 1939’da Hacı Mustafa Anaç Şeyh Efendinin tek kızı 16 yaşındaki Fatma hanımla evlendim. O yıllarda usta olmuştum. Marangoz atölyem vardı. Hayat boyu yedi kızım, bir oğlum oldu. Yevmün cedit, rızku’l-cedit (gün kazandım, gün yedim). İaşesinden yükümlü olduğum kişileri mahrum etmemeye Rabbimin lütfettiği gücümle özen gösterdim. Gündüz gece, Pazar bayram, demedim. Çalışmanın haram olduğu günlerin dışında hep çalıştım. Rabbimin verdiği rızkı da gayrı meşru yerlere sarf etmemeye dikkat ettim. Emr-i ilâhi olan ibadet ve taatımda kusur etmemeye titizlikle özen gösterdim.”[5]

Galib Efendinin bu dönemde manasında yaşadığı aşk şarabı içmesi meselesini bizzat kendisi anlatmaktadır. Bu olay temelini annesinden aldığı, tasavvufî hayata olan özlemini daha da artırmıştır. Aşk şarabı adını verdiği bu zuhurat şöyle vuku bulmuştur:

“Her hangi bir meyve suyunu ekşiterek yapılan sekir verici içkiler, Hazret-i Allah’ın haram kıldığı, ben-i Adem’in madde ve manasının anormal duruma düşmesine ihtiyarı ile tevessül ettiği, emanet-i ilâhiyi tahrip eden, cümle günahların anası, emr-i ilahiye muhalefetin giriş kapısı. Zamanımızda içkili araba kullanan Azrail yardımcılarının ocaklar söndürme aleti. Anlatmak istediğim günah-ı kebair şarabı değil.

Arapların lügatın da cemi içkilerin ismidir şarap. Belirtmek istediğim aşk şarabı. Manaya kapımı açan tertib-i tanzim-i ilahi olan istisna-i kullarına bahşettiği şaraben tahura, dır. Manamda Hıdırlık Camii içinde ve ortasında, sacayak üzerinde çok büyük bir kazan.. Altında ateş görmedim amma kaynamış gibi buharı çıkıyordu. Hıdırlık Şeyhi Abbas Efendi büyük bir kürekle aşk şarabını karıştırıyordu. Benden başka kimse yok idi. Ayakta, heyecanla seyrediyordum. Ceseden uyuyordum amma manam ve kalbim uyanıktı. Yakaza hali yaşıyordum. Şeyh Efendi büyücek, kalaylı bakır bir tası, aşk şarabı ile doldurdu, içmem için bana uzattı . Galip Efendi oğlum, diye taltif ederek, şarap dolu tası içmem için elime verdi. Ağzıma götürüyordum ki, müntesip olduğum Şeyhim Efendim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bileğimden yapışarak ağzıma yaklaştırdığım tası aşağı indirerek, sadece 6 damlaya müsaade ediyorum, diye tas dolusu aşk şarabını içirmedi. O anda iç alemime yansıyan mana bu abd-i acizin manevi halinin düzeni içindi, gelecek halimin zuhurunu sanki görüyor gibi idim. Şeyhim Efendi’min beni tas dolusu şarabı içmekten men edişinin anlamı; yolun mecnunu olmana maneviyat razı değil fazla içmene müsaade etmiyorum, manası kelime ile değil, iç alemimde hal olarak belirmişti.

Nice sonra tarihini hatırlayamadığım teferruatı ile anlatmamada müsaade edilmeyen, tertib-i tanzim-i ilahiye olan mana meclisinde benim için hususi halk edilmiş aşk şarabından mecliste bulunan, maneviyatın vazifelendirdiği şahsiyetler şahsıma tahsis olunan mana şarabımdan su bardakları ile içtiler. Hissiyatıma vakıf olmuş gibi bana ufak çay bardağı ile verdiler. Sonraları anladım ki bu naçiz şahsım için tedbir-i ilâhinin tanzimi ve ayarlaması idi. Taşıyacağım manevi vazifenin nedenlerinin gücümün dışına taşmamasının tanzim ve tertib-i ilahi olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Peygamber Efendimiz’in; Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti, hitabının feri ve cüzi de olsa bu abd-i aciz vesile-i ilahinin zuhurunun manevi anlamının zevkini yaşıyorum. Ve bu manevi zevki arayan; elestü bi- Rabbiküm, hitabına yani; ben sizin Rabbiniz değil miyim, hitabına evet diyen rahmet nasiplilerini çağırıyorum. Belî diyemeyen kullarının da aynı rahmet-i ilahiye nail olmak şerefine ermeleri için sebep olarak yaratılan dünyada zuhuru na mütenâhî olan rahmet hazinesinden rızıklanmalarını mânevî vazifemden dolayı hatırlatıyorum ve ısrar ediyorum, lütfen.

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 10051
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

ŞEYHLİĞİNİN TEBLİĞ EDİLMESİ:

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 4:41 pm

1949 yılından 1956 yılına kadar pek çok zuhurat-ı ilahi ile iç içe bir hayat yaşamıştır. Bu arada fıtratından gelen safiyet ve bu işe ehliyetli olmasıyla edindiği tasavvufî bilgi ve tecrübesi bir ömre bedel hatıratıdır. Zira şeyh olmayı hiç bir zaman düşünmedim diyen Galib Efendi şeyhinin kendisine şeyhlik vazifesini tebliğ etmeden evvel şöyle bir zuhuratı olmuştur. Bu zuhuratı anlatırken hayatının 1949 yılından sonraki hayatını özetlemektedir. Ayrıca bu ifâdeleri, halkın tasavvufi terim ve tasavvufi hayata olan bakışını ifade etmektedir.

“Manevi bu tertib-i ilâhiyi Allah’ın affına sığınarak anlatabileceğim kadar anlatmaya gayret edeceğim. İnayet Allah’tandır. teferruatıyla evvelce yazdığım gibi hulasa edeyim : 1949 senesinde Rabbimin lutuf ve ihsanı ile Kahramanmaraşlı Maraş Fatihi Ali Sezayi Kurtaran Efendinin halifesi Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendi’ye Rabbimin lutf u ihsanı ile arzum tahakkuk etti. Gerçeği gördüm. Müntesip oldum. Acabasız kabul ettim. Mutmain olarak, sadık derviş oldum. 49 sene oldu. Rabbime hamd ederek arz ediyorum. Yine o günkü sadık dervişim, el-hamdü lillah. Allah mahrum etmesin, cümle kullarına ihsan etsin, amin. Yedi şeyh efendinin manevi bir demet gül misali hal ve İslami terbiyelerinden bu abd-i acizi tertib-i ilahi olarak nasipli kıldı. Allah cümlesinden razı olsun, makamları cennet olsun. Yanlış anlaşılmasın diye izah edeyim: Dervişin bir şeyhi vardır. İki olmaz. Tertib-i ilahide böyledir. Amma kısmetinde var da irşada vazifeli kılınmışsa gene Hazret-i Allah’ın tertibi ile bazı şeyh efendilerin de bahşedilen meziyetlerinden istifade etmesinde bir sakınca olmayıp, rahmet-i ilahi ve tertib-i ilahidir.

Sene 1956 berat gecesi manevi büyüklerimizin de bulunduğu Peygamber Efendimizin başkanlığında imtihan oldum. İmtihan soru cevap imtihanı değil, hal imtihanı. Hazret-i Allah’a tazarru ve niyaz imtihanı idi. Rabbime sonsuz hamd olsun Hazret-i Rasullullah (s.t.a.v.) Efendimiz kalabalık mânevî toplum içinde büyük ve açık bir defterle masa önünde oturan Ebu Bekir Sıddik (r.a.) Efendimize: “Yaz; Şeyh Sadi Şirazi, diye yaz, buyurdu. İçimden düşünüyordum: Şeyh Sadi Şirazi Hazretleri yüzlerce sene evvel yaşamıştı, nasıl olur. Diye içimden geçirirken, Peygamberimiz Efendimiz: İkinci Şeyh Sadi Şirazi, diye yaz, buyurdular.”[18]

Böyle bir rüyayı Galib Efendi çeşitli eserlerinde ifâde etmiştir. Galib Efendinin tasavvufi anlayışında rüyanın önemli bir yeri vardır. Ancak şeyhliğin rüya yolu ile verilemeyeceğini bıkmadan usanmadan hemen hemen her sohbet ve eserinde ifade etmiştir. Zira rüyasında şeyh olduğunu görerek, şeyhlik ilan edenlerin bu yolun eşkıyâları olduğunu ifade etmektedir. Bu rüyası hiç şüphesiz paha biçilmez rahmânî bir rüyâdır. Ancak Galib Efendi bu rüyasına hiç önem vermemiş şeyhine de anlatmamıştır. Bu rüyayı müteakip yaptığı davranışı, bu rüyasını şeyhine anlatmamasının sebebini ve şeyhinin kendisine vazifesini tebliğ etmesini şöyle ifade etmiştir:

“Bu manamı kimseye ifşa etmedim. Hatta mürşidim efendime dahi. Sıkıldım söyleyemedim. Yemin ederek derim ki: Şeyh olma zevkim ve isteğim yoktu. Nasıl olsun ki, o günkü toplumun inanan kesiminin de ekserisi ne dervişliği ne de şeyh lafzını dahi kabullenecek halde değillerdi. Ezel-i ervahla ilgili mânevî kısmeti olanlar ve manevi vazifeli olarak dünyaya gönderilen varisü’n-Nebi, nedim-i ilahi yer yüzünde hiç eksik olmamıştır. Aksini düşünmek rahmet hazinesini kısıtlı göstermeye çalışmak, Halık-ı zü’l-celale zulüm isnat etmektir.

Bir kaç ay sonra, gününü pek hatırlayamıyorum, Ankara Anafartalar Caddesi, Adliye’nin karşısında Kuleli tarihi binasının üst katında iskan ediyordum. Kayınpederim yedi tarikten izn-i icazet sahibi Çorumlu Şeyh Hacı Mustafa Anaç Efendi’nin de bulunduğu bir mecliste cennet mekân mürşidim efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici mânevî vazîfemi tebliğ ettiler ve buyurdular ki: “Sizleri şahit kılarım. Hazret-i ALLAH Galip Efendiye irşat vazifesi vermemi emretti, diye tebliğ etti.” Hazır bulunan büyüklerimin ellerini öptüm. Kayın pederim gözlerimden öperek tebrik ettiler, bu abd-i âcizi. Hazret-i Allah emretti. Hikmetini idrak edememiştim, maneviyattan nasip alamayan ilim sahiplerinin ölçemediği gibi. Sonra Rabbim bu sırra bu abd-i acizi muttali kıldı. Anladım ve öğrendim ki, mürşidi ancak ve ancak Hazret-i Allah emrediyor. Bu fakire de iki kere bu şeref bahşedildi. Beypazarlı Hacı Süreyya Güralp Efendi’ye ve Kayserili merhum Hacı Hüseyin Kara Efendi’ye Allah’ın emri üzere tebliğ ettim. Lütfen inan.” [19]

Yukarıda anlatılan rüyada kendisine manevî alemde; II. Şeyh Sadi Şirâzî denilmesinin anlamını ve kendisine bu görevin verilişini yine şöyle dile getirmiştir;

“... Şeyh Sâdi Şirâzî Hazretleri nur-ı aynım olduğu gibi, aramızda mîzaç benzerliği, yakarış ve tazarrû-niyaz benzerliği, güzelliklere karşı görüş benzerliği, hemcinsine karşı hoşgörü benzerliği vardır. Ancak bu îzahımdan Allah’a noksan sıfat isnat edercesine, semâvî dinle bağdaşmayan, “reenkarnasyon (tenâsüh)” demeyesin. İslâmiyet’te ve Allah’ın sıfatlarında bu türlü ilme yer yoktur. ... Şeyh Sâdi Hazretleri’nden daha çok niçin bahsettiğim sanırım daha kolay anlaşılır. Rubâî ve gazellerinde düşüncelerimi, tazarrû , niyâzımı, yakarışımı, tek kelam ile aşkımı buluyorum.”[20]

Galib Efendi Kâdiri ve Rufaiden bu tarihten sonra resmi olarak silsilede yerini almıştır. Bu silsile şöyle gelecektir: Seyyit ve Şerif Hasan Galib Efendi, (k.s.) (Doğumu, 27 Mart 1921(H.1337) Hacı Mustafa Yardımedici, (k.s.) (D. 1317-(1900)- Vefatı; 23/8/1968), Maraşlı Seyyit Ali Sezâi Efendi. (k.s.)

Galib Efendi kendisine şeyhlik görevinin verilmesini anlatırken ayrıca umumi olarak şeyhliğin nasıl verilediğini de şöyle ifade etmiştir:

“Allah’ın istisnâi tertîbidirler. Bu türlü vazîfeli tertip ve tanzim etmek beşerin yetkisi dışındadır. Peygamber efendilerimizin peygamber tâyin etmeye yetkileri yoktur. Evliyâ dahi bu mevzuda yetkili değildir. Yetki bi-zâtihî Hazret-i Allah ’a mahsustur. Evliyâlar görünüşte ayrı ayrı mîzâca sâhip olup, dış yönleri biri birine benzemez. Mânâ ve vazîfelerinin anlamı birdir. Peygamber efendilerimiz mâsum yaratılmış olup, günah işlemezler. Evliyâlar mâsum değillerdir. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da Hazret-i Allah buyurdu : “Elâ, inne evliyâallâhi lâ-havfün aleyhim ve-lâ-hüm yahzenûn” (Evliyâm için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de). (Yunus Sûresi, 62)”[21]

Ayrıca Kayınpederi Hacı Mustafa Anaç Efendi de Galib Efendi’ye icazet vermiştir. Verdiği icazetnamenin ilgili ifadeleri şöyledir:

“Bu Fakir kul Çorumlu el-Hac Mehmet Oğlu Seyyit el-Hac Mustafa der ki; Ankara da mukim, mânevî oğlum Hasan Oğlu Çorumlu Şeyh El-Hac Seyyit Galib Hasan’a evliyâlar kutbu kerâmet ve işâret ve mânâlar sâhibi Mevlanâ Abdulkadir el-Geylanî’den ve Rufai tarikatından bu iki tarikattan makamın emri ile halifeliğe ve mürşit kıldım. Bu iki tarikattan bana icâzeti Çorum da metfun Müştak oğlu Ahıskalı Şeyh el-Hac Ali vermişti, Ona da Çorumlu Şeyh Ebu Bekir e’s-Sıtki vermişti, O’na da ...”

Galib Efendi kendisine şeyhlik görevi verildikten sonraki hayatını ve ilk olarak burhan yapmasını şöyle özetlemiştir:

“Bu abd-i âcize icâzet verildi. On iki sene şeyhim hayatta iken halifesi idim. 1968 senesinde daru’l-bekâya irtihal ettiler. Allah makamlarını cennet etsin. Altı şeyh efendinin zaman zaman hizmetlerinde bulundum. Hikmet, marifet ve tasavvufi terbiye aldım. Bu hal tertib-i ilâhî idi. Şeyhime de makama tarafından bu türlü olması için emir verilmişti. Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi yedi tarikten icazetli şeyh idi. Diğer şeyh efendilerin isimlerini bildirmiyorum. Bazı bilgisi kifayetli olmayanları, günaha sokmayayım diye, niçin burhan yapmıyorsun. Diyenlere, şişle bizi tanıyanlara tanımasınlar diye işi kapatıyordum. Gerçeği şu idi, zaman uygun görmüyordum ve korkuyordum. Öldürücü bir demir nasıl insana girerde tahribat yapmaz. Aklım mantığım imanımla çelişki halindeydi. Bir gece mana aleminde azarlandım. Makam tarafından, niçin şiş burhanı yapmıyorsun sana bu vazifeyi verenden daha mı iyi biliyorsun denildi. Daha neler demediler ki. Bu türlü görgüleri sakın hafife alma. Hayli arkadaşlara makamın verdiği yetkiye istinaden Allah rızası için burhan yapmalarını rica ettim. Çok yerlerde senelerce icra ettiler. Medyada olsun bazı yelerde maksadından saptırılmış ehil olmayan ellerde, Gülünç duruma düşürülüp rahmet-i ilahiyi tahrif ettiklerini şiş burhanını ne hale getirdiğini milletçe esefle gördük. Tahmine beş sene evvel tehir nettik. Burhana müsaade edilen arkadaşlara da tehirini rica ettim. Bazı kanallardan ısraren istenildiği halde fikrimiz değiştirmedik. Eli tertemiz olan bir programda, Beş yıl evvel yapılan burhanı, 96 kadir gecesinde yapılmış gibi aleyhimizde kabahat ve suç bulmuş edasıyla, hakaretamiz iftiralar ekleyerek, tiniyetinin tezahürünü gösterdi. Cumhuriyet Türkiye’sinde bizleri aciz düşürecekti güya. Hazret-i Allah’ın rahmeti nasıl tecelli, eyledi. Zuhuruna bak. Avrupa’ya biz acizleri reklam eyledi. İslam’la yaşanmak istenilen hurafelerden bidatlerden arınmış, kalıpçılıktan kurtarmış şeriatı, Muhammedî’yi yaşayarak Muasır milletler seviyesine çıkmak isteyen toplumlara, İslam’ın mânî teşkil etmediğini, tüm şeriat-ı Muhammedi’yi yaşayan, bahtiyarlara gerçekliğin güzelliklere karşı olmadığını, anlamayanların gün be-gün arttıklarını hayranlıkla seyredip Allah ’a hamd ediyoruz.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 10051
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

GALİBİLİK KOLUNUN TEBLİĞ EDİLMESİ

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 4:43 pm

Doğumundan itibaren tasavvufun yoğun olarak yaşandığı bir yaşaması ve fıtratından getirdiği özellikler eklenince; Galib Efendi’nin hayatının önemli kesitleri yukarıda anlatılanla sınırlı tutulamayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Hayatını tasavvufî düşüncenin idâmesi ve doğru anlaşılması için sarf eden ve bugün itibâriyle bu konuda büyük başarılara imza atan Galib Efendinin her seyahati her sohbeti, her gezisinin ayrı ayrı önemi vardır.

1956 yılından 1993 yılına kadar geçirdiği şeyhlik yıllarından sonra 1993’de kendisine Kadiri ve Rufâi’den Gâlibilik ismiyle kolu lütfedilmiştir. Bu konuyu, Kadiri, Rufai tarikinden Galibiliğin verilmesi,” başlığı altında tasavvuf ve Zikrullah isimli eserinde şöyle ifade etmiştir;

“Dergâhımız Kadiri ve Rufai iken ALLAH ’ın rahmeti iki nurun tecellisi olarak lütfedilen “Galibilik” koluyla bahşedilen zamana göre, hakikatlerin dışına çıkmadan, lüzumuna binaen virdimizi yirmi dört saatte bir defa olarak, mühim anlarda kaldığımız yeri unutmamak şartı ile müsait olduğu zaman gecenin nısfına yani yarısına kadar bitirmemiz lazımdır.”[28]

“Ağustos 1993 tarihinde mânevi meclis kararı ile Kâdiri ve Rufai tarikinin rahmet zuhuru “Galibi” olarak kol lütfedildi. O mecliste bulunan Allah’ın rahmet sıfatlarının tecelli ettiği yol bahtiyarları Gavsu’l-azam Seyyit Abdulkadir Geylani, Seyyit Ahmede’r-Rufai, Şeyh Ahmet Yesevî, Şeyh Ahmed Kuddûsî, daha nice manevi büyüklerimiz tebliğleri ile hayli kişilerin manalarında da zuhuru görülmüştür. Rabbim layık kılsın ve bütün kullarına istifade etmelerini nasip eylesin. Amin. Rabbimin lütf-i ihsanı olarak “Gâlibilik” kolu verildi.”[29]

Galib Efendi kol verilmesinin anlamını ve kol verilmesini müteakip yapılması gerekenleri yukarıda anlatılanları tamamlayan mahiyette, 106 no’lu kasette müridin şeyhe bağlılığını anlatırken şöyle dile getirmiştir.

“Böyle mertlik istiyor Hazret-i Allah, üfürük değil. İnciri görür incire aşık olur, zinciri görür zincire aşık olur. Bugün şu şeyhe müntesip olur, yarın başka şeyhe müntesip olur. Olur, olur, olur, olur. Allah muhafaza etsin. Hazret-i Allah ’ın böyle bir kanunu yok. Kavi sarılın. Galibi’lik diye biliyorsunuz bir kol verildi, Kadiri ve Rufai’yiz biz ama kol olarak Galibi’lik verildi. Galibi’yiz dememiz kâfi. Menşei nedir diye sorulursa Kâdiri ve Rufâi’den lütfedilen bir kol. Malumunuz, o zamanki vazifeli kişinin ismiyle ifâde edilir. Fakirin ismine izâfeten öyle ihsan edildi. Rabbim layık kılsın. Şimdi, niye anlatıyorsun. Eskiden beri hangi tarike mensupsan Pir efendilerimizin ahkâmı üzere, onun tertibi üzere gitmek mecburiyetinde idik. Şimdi zamana göre içtihat edilmesi gerektiği için zamana göre içtihat selahiyeti verildi. Kolun anlamı bu. Hangi mevzuda içtihat. Aklının erdiği mevzuda.

Evvela zikirlerimizde içtihat yapacağız. Allah ’ın güzel isimlerini daha tertipli tertipli zikredeceğiz inşallah. Tarif edeceğim şimdi. Bugün böyle, yarın biraz daha belki ilâve edebiliriz. Öbür gün nasıl güzel olursa bizim o. Bütün güzellikler bizim. Coşmak denir; zikrullahta, toplu yapılanda coşmak. Coşmak, biliyorsunuz. Biraz daha, efendim böyle kabarmak. Su nasıl sakin sakin akar, coşmaz o. Su bir mecradan aşağı yuvarlanır yahut gürül gürül, gürül gürül; coşar su. Coşmaktır, Allah ’ın ismiyle coşmak. Ama gördük ki zamanımızda korkunç toplumlar belirdi; İslam’ı yansıtmayan, tasavvufu hiç göstermeyen. Ağır ağır Allah ’ı zikredeceğiz inşallah .”[30]

Hattat Mahmut Uncu’ya manasında konuyla ilgili iki tane hat yazdırılmıştır. Bu levhalar şahsın vefatını müteakip Hasan Galib Efendi’ye ulaştırılmıştır. Bunlar sırasıyla şöyledir:

“Ya Hazreti Şeyh Hasan Galibi (K.S.)

Kutbu’l-Arfin, Gavsu’l-Vâsilîn, el-Müctehidin, Aşk-ı İlâhî, Haydar-ı Kerrâr, e’ş-Şeyh Sultan, Hadimu’l-Fukara, Mutasavvıf, Hasan Galib, KUŞCUOĞLU. Bu dergâhta ders alanlara, bundan böyle Gâlibi denilecektir. Şeyhi Sultanı H. Galibidir. Bu talebeler dergâhların Şeyhi Sultanı Hasan Galib, Kuşcuoğlu’dur. Ketebehu’l-fakir, Mahmut Uncu. 1993,”.

Ya Hazret-İ Abdulkadir Geylani( K.S.) Ya Hazret-İ Rufai (K.S.)

Kutbu’l-arfin, gavsu’l-vâsilîn, el-müctehidin, müctehidin-i aşk-ı ilâhî, E’s-Seyyit, eşşeyh, Sultan-ı Hadimu’l-fukara, El-Mutasavvıf, H Galib. Es-Seyyit, hasan Kuşcuoğlu, eski dervişlere; Kadirî, Rufâî, Galibî denilecektir. Bu dergahların şeyhi, sultanı ise, H. Galibi hasan Kuçcuoğludur. (k.s.) dergahlarda ders alan dervişlere bundan böyle Ahmet Rufai ve Abdulkadir Geylânî Hazretlerinden tebliğ ile Galibî olmuşlardır. (k.s.) Ketebehu’l-fakir. Hâfızu’l-Kur’ân. Mahmut Uncu. 1993.”[31]

Ayrıca dervişlerinden olan, Muharrem Deveci’nin gördüğü rüya da şöyledir:

Metafizik isimli eserini, telif ederken yaşamış olduğu metafizik hadise, ilâhî mührün basılması meselesini ise şöyle ifade etmektedir:

“Sakın dergâhımızın şüphe etmeyin. 45 senedir bu vazifeyi götürüyorum. Allah benim hayatımda düzenbazlık yaratmamış yavrum. Münâfıklık bilmem Allah saklasın. Sahtekârlığı hiç. beceremem. İyi bilin şeyhinizi. Sonra çekinmiyorum. Şeyhim diyorum ben. kitaplar ayazdım gönderdim. Güvenlikte de aynı şeyi söyledim. Ben şeyhim dedim. Niye Allah verdi bana yahu ne yapayım, yalan mı söyleyeyim. Allah’ın verdiğini söylemeyeyim mi. Bu gün tasdik ediyor Hazret-i Allah . Şeyh Galip Kuşcuoğlu diye. Kâdiri Rufai şeyhi diye. inanın şâhitler huzurunda. Tahsilli insanların huzurunda. Pirintırın hiç dahli olmadan yazdım kağıda tak vuruldu. Kudret-i ilahi tarafından. Müteşekkirim hayranlığımın, ne bileyim izahtan acizim. ama siz anlayın. Dergâhımıza basıldı bu mühür. Tasdik edildi, Allah tarafından.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 10051
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

TARİKATI

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 4:45 pm

Yukarıda da belirtildiği üzere 1956 senesinde şeyhlik görevi bizzat şeyhi tarafından ilân edilmiştir. 1993 yılında da bu iki meşrepten Gâlibîlik kolu verilmiştir. Yukarıda hayatı anlatılırken de izah edildiği üzere O ve müntesiplerinin ismi: Kadiri ve Rufâiden Galîbidir. Köklü tarikat geleneklere bağlı olmakla beraber kendisi de bu yeni oluşumun Piridir.

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 10051
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ŞEYH HASAN GALİP KUŞÇUOĞLU'NUN HAYATI

Mesaj  Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz