GALİBİLİK
Galibi Tarikatı (Galibilik): Kadiri ve Rufai tarikatlarının birleşiminden doğan, Muhammedi Tasavvufun bir koludur. Peygamberinin getirdiği ahkam dan ayrılmadan, zamanın haramiyeti belli olanların dışında, medeniyet ve teknolojiyi Tasavvufi bir anlayış içerisinde dinin vazgeçilmezi kabul eden H.Galip Hasan Kuşçuoğlu'nun, Kuran ve Hakikatten ayrılmadan, Emri İlahiler ışığında, Asrın idrakı ile, Dini anlayış ve dünyayı görüşüne göre, 21.yüzyılda sistemleştirdiği; mezheb olarak Hanefi, meşrep olarak Alevi olan Muhammedi bir tarikattır.

EĞER FORUMUZA KAYITLI DEĞİLSENİZ KAYIT OL SEKMESİNE TIKLAYARAK 1 DAKİKA İÇİNDE KAYIT OLUN . FORUMUMUZDAN SINIRSIZ YARARLANMAK VE PAYLAŞIMLAR YAPABİLMEK İÇİN SİZLERİ BEKLİYORUZ . ÜYEYSENİZ GİRİŞ YAP SEKMESİNDE FORUMA GİREBİLİRSİNİZ .

ZÜHRÜ AHİR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ZÜHRÜ AHİR

Mesaj  YUSUF Bir Perş. Nis. 22, 2010 11:28 am

Peygamber Efendilerimizin yaşadıkları zamandaki imkanları ile yaşamaya
müsâit lütfedilen emr-i ilâhîler insanların dünyevî ve uhrevî
yaşantılarında kemâlatlarına göre tanzim edilen tertîb-i ilâhîler ki,
bunlar şerîatlardı. Kabîlelerin, yâni toplumların dünyâda huzur, birlik
berâberlik ve âhiret hayâtında vâdedilen ebedî hayâtın sonsuz
nîmetlerini kazanmaları için, emr-i ilâhîye uygun yaşamaya mecbur ve
muktedir kılınan bahtiyar insan “yeryüzünde halîfemi yaratacağım”
hitâbının sırrını anla. ALLAH “biz, insanı ahsen-i takvim üzere
yarattık” diyor. En güzel sîmâda yaratılmak şerefine nâil olan,
kendinden daha güzel yaratık yaratılmadığını bilip de şımaran insan, bu
“âlemleri yaratan benim, tanzîmini sen yapacaksın” hitâbına nâil olup
da, vazîfesini idrak edemediğinden, “hatâ ederim” zannı ile cüz’î
irâdesini de kullanmayı bilmeyen insan, ALLAH’ın akıl, mantık ve irâdene
verdiği güçte “O’nu görüyormuş gibi” hissedeceksin.

“Bu meziyetlerde seni müsâit kıldım. Benim zâtıma eş ve ortak tanıma. Bu
türlü ilme müsâit kılındın diye kendinde bir şeyler görüp de uluhiyyet
iddiâsına kalkışma. Bu türlü yersiz iddiâların sahtekarlıktan başka ismi
yoktur. Fiilî ve sübûtî sıfatlarımın en çok sende zuhûru görülecek. Sen
benim yarattığım abdimsin, kulumsun, Rab olamazsın.”


Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v)’e : “Habîbim, ‘Rabbım
ALLAH’ de, dosdoğru yürü” buyurmadı mı?


ALLÂH’a inanmış, Âmentü’ye îman etmiş beşer arasındaki düşünce
farklılıklarının, hattâ aynı şerîatta görülen ibâdete, sünnete müteallik
ayrılıkların az da olsa îzâhı mümkündür. Bunlar içtihâdî mevzûlardır.


Hicrî 5. asırdan bu yana yalnız Türkiye’de uygulanan, başka İslam
âleminin bilmediği, bilmek de istemedikleri “zuhr-u âhir ” denen,
ALLÂH’ın emri, Hazret-i Resûlullâh’ın sünneti ile hiç ilgisi olmayan,
Moğol istilâlarının hüküm sürdüğü bir zamanda Konya’da ihdas edilen ek
ibâdet usûlü ki, namaz değildir. Hükümet ve devletin olmadığı yerde,
ulü’l-emrin icra edilmediği yer -ki, darü’l-harptir- darü’l-harpte ise
cuma namazı kılınmaz, diye uyduruk fetva verenler, zamanımıza kadar..


“İslam’da yeri olmayan namaz” demiye hicap ediyorum, çünkü namazın iki
kaynağı vardır: 1: Kitap, 2: Sünnet. Başka kaynak aranmaz. Beş vakit
namazdaki farzlar, Cumâ namazı için de geçerli olup, hutbesiz Cumâ
namazı geçerli değildir. Bayram namazlarında hutbe sünnettir. Okunmasa
da namaz tamamdır.


Sünnetleri hafife almayasın. Kur’ân’da belirtilmemiş, Peygamber
Efendimiz’in ibâdet ve amellerinde görülen hallerin cümlesine sünnet
deriz. Sünnetleri emr-i ilâhînin dışında görme. Kur’ân’da sarih olarak
görülmediği için sünnettir. İcmâ, kıyas edilleyi şeriye namaz için
geçerli değildir.


Rabbımızın lütuf ve ihsânı olan en büyük bayram olarak belirtilen Cumâ
günü, âyet ve hadisle ifâde edilen öğle vaktinde Cumâ namazı.. Hutbede
bulunarak imam efendiye uyup iki rekat farzı kılan kişinin ALLÂH’ın
emrine göre cumâsı tamamdır. Sünnetlerini de mezhebine tâbi olunan imam
efendinin içtihâdına göre kılmaktır. Çünkü imam efendilerimizin
aralarında sünnetlere dâir içtihat farklılıkları vardır. Hepsi de
geçerli olup, cumânın sıhhatına halel getirmez.


İmâm-ı A’zam Hazretleri hicri 75 senesinde dünyâya teşrif ettiler. 150
senesinde irtihal eylediler. Makamları cennet olsun. Kendileri tâbiînden
olup, ashâbın yaşlıları ile görüştüler. Ve îzah ettiler:


“Hazret-i Resûlullah (s.a.v) Efendimiz mescide gelmeden önce dört rekat
sünnet kılar, mescide geldiklerinde hutbe îrad ederlerdi. İki rekat
cumânın farzını cemaate kıldırır, hâne-yi saâdetlerine gider, dört rekat
da orada sünnet kılarlardı.”


İmâm-ı A’zam Hazretleri bu türlü beyan ve içtihat etmişlerdir.


İmâm Şâfiî Hazretleri, İmâm-ı A’zam Hazretleri’nden sonra dünyâya teşrif
ettiler. Cumânın sünneti hakkında buyurdular ki :


“Cumâdan evvel iki rekat, cumâdan sonra da iki rekat Hazret-i
Resûlullâh’ (s.a.v.) sünnet kılardı.”


İmâm Mâlik ve İmâm Hanbel hazretlerinin içtihatları da :


“Cumâya gelmeden evvel Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) iki rekat namaz
kılar, farzdan sonra başka namaz kılmazdı.” şeklindedir. ALLAH
cümlesinden râzı olsun.


Cumâ Sûresi’nde de müsta’celiyyet vardır : “ALLÂH’ın zikrinden sonra
yeryüzüne yayılınız, rızıklarınızı arayınız.” On altı rekatlı hiç bir
mezhep yoktur. Dikkat edilirse, yalnız sünnet üzerinde ihtilaf değil,
içtihat değişikliği vardır. Kimsenin namaza rekat ilâve etmesi uygun
olmayıp, hatâdır.


Bâzı kimseler çok ibâdet ve tâatla çok kazanacağını zannederler. Her
şeyin ifrâtı yasaklanmıştır. Misâl olarak, seferde olan dört rekatlı
farz namazları iki rekat kılmayı Hazret-i ALLAH emrediyor. Fazla
kılarsan ne olur? Âsî olursun, emr-i ilâhîye karşı geldiğin için. “Hiç
fazla namaz kıldı diye insanı döverler mi? Fazla mal göz mü çıkarır?”
gibi sözlerle emr-i ilâhîyi basit bir hâdise gibi gösterip günâha girme.
“Zuhr-u âhir” diye bir namaz yoktur. İslamiyette şüpheli ibâdet
olmaz.şüpheli ibadete sıhhatlidir diye kimse cevaz veremez Evham, rûhî
hastalıktır. Namaz husûsunda ilham ve rüyâ ile de amel edilmez. Sahîh-i
Buharî’nin (Tecrîd-i sarîh Tercümesi) üçüncü cildinde Cumâ bahsinde
bildirildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hutbe îrad edip,
buyurdular ki : “Cumâ size kıyâmete kadar farz kılındı. İster âdil imam,
ister zâlim imam zamânında olsun, kim ki, Cumâ namazını sebepsiz yere
terk ederse, iki elim yakasındadır. ALLAH işini rast getirmesin.. onun
Ne namazı vardır, ne orucu, ne haccı, ne de zekatı... Vaktâ ki, tövbe ve
istiğfar etmiş ola.”


Büyük fıkıh âlimi İbn-i Nuceym buyururlar ki :


“Zuhr-u âhir kılan kişi ilim yoksunudur.”


Kütüb-i sitte’den olan Sünen-i Dârekutnî Tercümesi, 2. Cilt sahîfe 10’da
şöyle ifâde olunur:


“Zuhr-u âhir kılan şüphesiz günahkardır.”


Diyânet İşleri Başkanlığı da Şerîat-i Muhammedî’de 92 hurâfa ve bidat
tespit etti. Ama umûma îlânından çekindiler. Fakat ben bu listenin bir
nüshasını elde ettim ve çoğaltıp, dağıttım. Bidat ve hurafaların başına
yazmışlar, zuhr-u âhir diye bir namazın olmadığını. Merhum
cennet-mekan Hamdi Akseki buyuruyor ki :


“İmam efendilerimizin cumânın sıhhati ve vücûbu hakkındaki ihtilafları
“muhtelefun fîh”tir (kesin olmayan, ihtilaflı konulardandır). Cumânın
farziyetine te’sir edici değildir. Şöyle ki, Cumânın vücûbunun sıhhati
hakkında ictihâdî ihtilaflar musallînin (namaz kılanın) daha mutmain
olması içindir. Hiç bir içtihat cumânın farziyetini bozmaz. Nitekim öyle
olmuştur.”


Türkiye’den başka İslam ülkelerinde zuhr-u âhir diye bir şey bilmezler.
Çünkü kesinlikle yoktur. Bir namazın iâdesi farzın terkinden îcap eder.
Vâcibin terkinden, farzın te’hirinden sehiv (yanılma) secdesi lâzım
gelir. Hazret-i ALLAH Türk milletini de bu gibi anlamsız ibâdetlerden
kurtarsın.


Katılaşma... Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin, “Zorlaştırmayın,
kolaylaştırın; daraltmayın, genişletin; ikrah ettirmeyin, sevdirin”
hitâbını hâfızana iyi yerleştir. : “ rahmet-i ilâhîden Hazret-i Resûl-i
Ekrem Efendimiz’in, cümle peygamber efendilerimizin, evliyâ, velî,
şühedâ, ALLÂH’a şirk koşmamış, nedâmet duyarak, tövbe, istiğfar etmiş,
gerçek kulluğunu idrak eden mü’min kullar... Rabbımızın rahmet
hazîneleri... ALLAH cümleye şefaatçi kılsın.


Onların dünyâ ve âhiret yaratılışları şefaattir. Yaratılış, sebeb-i
hikmettir, rahmettir, mağfirettir. Hazret-i ALLAH’ın “Ve-mâ-erselnâ ke
illâ rahmeten li’l-âlemîn” buyurmasını, o nûru taşıyan bahtiyarları,
niçin nûr-u Muhammedî, rahmet-i ilâhî olarak göremiyorsun? Madde
âleminden öte görgüye sâhip olmadan, ilme’l-yakîn ile iktifâ edip,
ayne’l-yakîn, hakkA’l-yakîn yaşamadıkça mana ilminin garibisin. Bu
yaşantı mensup olduğun şerîatın maddesini, mânâsını kelime olarak ifâde
etmek değil, hal olarak yaşamaktır.


Tasavvuf, semâvî dinlerin özü ve mânâsıdır; ehli aşkın rahmet yoludur
ayrı ayrı mütâlaa edemezsin; dînin cüzünden ferâgat, küllünden
ferâgattır. Mânâdır. Şer’î hükümler değişse de mânâ değişmez. Onlarda
cennet arzusu, cehennem korkusu vardır. Ama beşerî zaafından öte gitmez.
Esas olan istekleri, arzuları rızâ-i Bârî ve cemâlullahdır. Bunun ismi
aşk-ı ilâhîdir. Anormallik, mecnunluk, asalaklık, başkalarının sırtından
geçinmek, çoluğunu çocuğunu ihmal ederek perişan etmek değil.


Verdiğini geri alması beşerde ayıplanıyor. Beşere yakışmayanı Hazret-i
ALLÂH’a nasıl uygun görüyorsun? Evet izn-i ilâhî olmasa Habîbin de
şefaat edemez. İzni olmadan, elbette... Karşı çıkacak bir güç var mı?
Şefaati, rahmet-i ilâhîyi nerede bekliyorsun? Bu rahmetlerin zuhûru o
anlamı taşımıyor mu?


Bâzı kişiler zaman zaman mehdilik iddiâsında bulunurlar. Her zaman böyle
zevâta rastgelmek mümkündür. Mânâlarında “--Mehdisin” denir. “Mehdi”
mensup olduğu dine samîmiyetle hizmet edenlere verilen bir isimdir.
Mürşit değildir, Mehdi, resul hiç değildir. Böyle sîmâlar mehdilik,
resullük iddiâ ediyorsa -ki, ona karşı teknoloji duracak, silahlar
patlamayacak- “--mehdi, resûlüm” diyen zât-ı muhterem kendi kendine bu
deneyi yapabilir. Tutukluk yapmayan bir silahı bedenine doğru patlatır.
Buna rağmen ayakta durabiliyorsa Mehdi Resul’dür. Tebrik ederim. Başka
türlü olursa ona tâbi olan mâsumlar kurtulmuş olur. Mehdi Resûl’ün
gelmesine inanmak îmânın şartından değildir.



YUSUF
Admin

Mesaj Sayısı : 248
puan : 10650
Kayıt tarihi : 21/04/10
Yaş : 26
Nerden : ANKARA

http://galibi.postalboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZÜHRÜ AHİR

Mesaj  YUSUF Bir Perş. Nis. 29, 2010 5:20 pm

Esasen cuma namazının farzından sonra kılınan sünnet namazın kaç rek`at olduğu konusunda farklı rivayetler ve buna bağlı olarak farklı görüşler bulunmaktadır. Ebû Hanîfe'ye göre cumanın farzından sonra tek selâmla dört, Şâfiî'ye göre iki selâmla dört, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre dört artı iki (toplam altı) rek`at nâfile kılınır. Bazı âlimler, cumanın farzından sonra kılınacak sünnetin eğer camide kılınacaksa dört, cami dışında bir yerde kılınacak ise iki rek`at kılınmasının uygun olacağını söylemişlerdir.

Zuhr-i ahîr namazı, son öğle namazı demektir. Cuma namazı, öğle namazının vaktinde kılınıp, onun yerini tuttuğuna göre, ayrıca bir "son öğle namazı" kılmanın anlamı nedir?

Esasen Hz. Peygamber'den ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında zuhr-i ahîr diye bir namaz yoktur. Bu namaz, cumanın sıhhat şartlarının, özellikle cuma namazının bir bölgede bir tek camide kılınması şartının şehirlerin nüfusunun artması sebebiyle gerçekleşmemesi, dolayısıyla bir şehirde birkaç yerde namaz kılma mecburiyetinin ortaya çıkmasıyla birlikte gündeme gelmiş bir namazdır. Bunun anlamı şudur: Cumanın her yerleşim biriminde tek bir camide kılınması namazın sahih olması için şart görüldüğü takdirde, bir şehirde sadece bir camide cuma namazı kılmanın da artık imkânsız hale geldiği göz önünde bulundurulursa, bir şehirde birkaç camide kılınan namazlardan sadece birinin sahih, ötekilerin bâtıl olması kaçınılmaz olur. Cuma namazı bâtıl olan kişilerin de öğle namazını kılmaları gerekir. Hangisinin sahih, hangilerinin bâtıl olduğu bilinmediğine göre, hepsinin ihtiyaten yeniden öğle namazı kılması en uygun çözümdür. İşte bu son öğle namazı, böyle bir ihtiyatın hatta kaygının ürünü olup o günün öğle namazını kurtarma düşüncesiyle kılınmaktadır. Fakat, bu tedbirin kaynağı olan kaygı ve var sayıma mahal yoktur. Çünkü cuma namazının bir camide kılınması, cumanın anlamına uygun olmakla birlikte, nüfusu milyonlara ulaşan büyük şehirlerin ortaya çıktığı günümüzde bu şartın yerine getirilmesi mümkün değildir. Fakihlerin böyle bir şart ileri sürmüş olmasını kendi dönemlerindeki şartlarla irtibatlandırmak gerekir. Dolayısıyla İmam Muhammed'in görüşüne uyularak, izdiham olsun olmasın bir şehirde birden fazla camide cuma namazı kılınabileceğinin tercih edilmesi kaçınılmazdır. Nitekim sonraki Hanefî fıkıhçılar da bu ictihadı fetvaya esas almışlardır. Böyle olunca, her bir camide kılınan cuma namazının ayrı ayrı sahih olması, bu yönden aralarında bir fark gözetilmemesi esas olup cuma namazı kılanların ayrıca son öğle namazı (zuhr-i ahîr) kılmaları gerekmez. Son öğle namazının niyetinde ve gerekçesinde "cumanın sahih olmadığı" kaygısı vardır.Halbuki yukarıda sayılan şartlar yerine getirilerek kılınan cuma namazı sahih bir namaz sayılacağından, bunu telâfi maksadıyla ikinci bir namazın kılınması gereksiz olduğu gibiböyle bir telâfi niyeti de doğru değildir.

"CUMA NAMAZININ KILINIŞI" Adlı bölümde bulunan "zuhr-i ahir namazı" adlı başlık aynen alınmıştır.

YUSUF
Admin

Mesaj Sayısı : 248
puan : 10650
Kayıt tarihi : 21/04/10
Yaş : 26
Nerden : ANKARA

http://galibi.postalboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz