GALİBİLİK
Galibi Tarikatı (Galibilik): Kadiri ve Rufai tarikatlarının birleşiminden doğan, Muhammedi Tasavvufun bir koludur. Peygamberinin getirdiği ahkam dan ayrılmadan, zamanın haramiyeti belli olanların dışında, medeniyet ve teknolojiyi Tasavvufi bir anlayış içerisinde dinin vazgeçilmezi kabul eden H.Galip Hasan Kuşçuoğlu'nun, Kuran ve Hakikatten ayrılmadan, Emri İlahiler ışığında, Asrın idrakı ile, Dini anlayış ve dünyayı görüşüne göre, 21.yüzyılda sistemleştirdiği; mezheb olarak Hanefi, meşrep olarak Alevi olan Muhammedi bir tarikattır.

EĞER FORUMUZA KAYITLI DEĞİLSENİZ KAYIT OL SEKMESİNE TIKLAYARAK 1 DAKİKA İÇİNDE KAYIT OLUN . FORUMUMUZDAN SINIRSIZ YARARLANMAK VE PAYLAŞIMLAR YAPABİLMEK İÇİN SİZLERİ BEKLİYORUZ . ÜYEYSENİZ GİRİŞ YAP SEKMESİNDE FORUMA GİREBİLİRSİNİZ .

FİKİRLERİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

FİKİRLERİ

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 5:09 pm

1-Allah’a iman

2-Rüyetullah

3-İnsan

4-Veli-Evliya

5-Biat

6-Tasavvuf, Tarikat, Hakikat, Marifet

7-Kadın Konusu

8-İslam Nedir

9-İslamın şart beş değildir

10- Burhan

11-Zuhr-ı ahir ve dinin özünde olmayan şeylere karşı çıkışı

12-Mustafa Kemal Atatürk’e bakışı

13-Tebliğ Metodu

14-Nûr-ı Muhammedî ve Nübüvvet

15-Zikir

16-Aşk

17-İstihâre ve Rüyaya Bakışı

18-Miraç

19-Musîki

20-Râbıta

21-Diğer Tarikat ve Cemaatlere Bakışı

22-Mührün basılması

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1- Allah’a İman

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 5:12 pm

Tasavvuf Allah’a vuslatı kendisine uğraş edinmiş, O’na kavuşma yoludur. Hiç bir sûfi bundan kendisini bağımsız tutmamıştır. Zira böyle bir yola duhulünün en önemli hedefi de budur. Sûfi Allah’ı zikreder O’na kavuşmak için. Bunun adı, kelâmî ifadesiyle tevhittir. Allah’ın birlenmesi, her şeyde O’nun müşahedesi, vahdet gibi kavramlar bununla ilgilidir. Sûfiler la ilahe illallah, Lâ maksûde illallah, lâ mevsûfe illallah, Lâ mevcude illallah gibi kavramları kullanarak tevhidin basamaklarını ifade etmişlerdir. Yine bu kavramlara yakın; tevhid-i efal, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat, gibi kavramlar da bu yolda geçirilen merhalelerin ismidir. Bir meşâyihin en büyük uğraşısı muhiplerine Allah’ı anlatmak, Allah’tan kişiyi haberdar etmektir. Sohbetin, zikrullahın, nazarın, beraber olmanın en büyük gayesi budur.

Galib Efendi’nin de en büyük uğraşısı budur. Yer yüzünde Allah’ın en büyük tecellisinin ne olduğu, Allah’ın sıfatları, Allah aşkı, Allah’a vuslatın manası ve yolu, sohbetlerinin en büyük konusudur. O Allah ile kainat arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifâde etmiştir:

“Bütün mükevvenatta her zerrede tecelli eden Allah’ın sıfatlarını tenezzülen zuhurudur, Allah diyemezsin kâfir olursun. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatlarından birisi de muhâlefetün li’l-havâdistir. Yarattığı hiç bir şeye benzemez, benzemem diyor Hazret-i Allah. Zâtî sıfatıdır o. Onun için sen bir şeye Allah’ı benzetmeye kalkışırsan Allah korusun bak, oğludur kızıdır dahi kabul etmiyor. Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehü küfüven ehad, değil mi. O ne doğurdu, ne de doğruldu, eşi benzeri yoktur, olmaz da. İhlas bu. onun için Allah o kardeşlerimizi kurtarsın böyle günâh işlemekten.”

Galib Efendi’nin bu ifadeleri çoğaltılabilir. Cenab-ı Allah’ı bu şekilde ifade ettikten sonra, hemen her sohbetinde ifade ettiği, biz insana şah damarından daha yakınız ifadesini ise şöyle tefsir etmektedir ki bu ifadeleri Allah’ın kullarına ne kadar yakın olduğunu şerh eden ifadeleridir.


“Hala, ben size şah damarınızdan daha yakınım diye tefsir edenler değil. Min habli’l-verid, mânâsını idrâk eden ulemâya. Hala diyorlar ki, size şah damarınızdan daha yakınım. Yahu Hazret-i Allah bir tek bu damarla mı ilgili. Vücudumun başka bir tarafını ilgilendirmiyor mu. Ee sen ne söylediğini bilmiyorsun ki. Allah kusurumuzu affetsin, öyle zannettik, öyle geldik. Ama şimdi yemiyorlar. Artık tenekeli sandığa gelin olacak kız kalmadı piyasada. Yapma bunu. Yatak odası istiyor şimdiki kızlar, gelin olmak için. Yakışmadı mı buraya, yakıştı bal gibi, niye yakışmasın. Min habli’l-verid. Ben size verid damarınızdan da yakınım, buyuruyor Hazret-i Allah Kur’ân-ı Azimüşşan’da. Tıp, bugünkü tıp profesörler ifâde ediyorlar, insanın vücûdunu verid diye damarlar ihâta etmiştir, her zerrede mevcuttur, insanın bağırsaklarında dahi, verid damarı mevcuttur. Hazret-i Allah buyuruyor ki, ben size onlardan da yakınım. Şimdi bir şah damarını düşün bir de, min habli’l-verîdi düşün.”[49]

Allah’ın varlığı insan dahil kainatın her zerresini ihata etmiş, sarmıştır. Galib Efendi böyle bir düşünceyi ifade ederken Mecnunun aşkıyla da konuyu örneklendirmiştir. Mecnunun Leylam’a vuruyorsunuz şeklindeki ifadesiyle Allah’ın insanın varlığını ihata ettiğini ifade etmiştir. Bu mevzuyu; Allah’a ibadet ederek, zikrederek, insanın ulaşacağı vahdet telakkisini mecnunun ifadesi, Mevlânâ’nın yakarışını da örnek göstererek şöyle anlatmıştır:

“Allah’a kulluk vecîbesini eda ede ede öyle bir duygu sende tecelli eder ki, öyle haz alırsın ki, Cenab-ı Hakk’ı tenzih ederim noksan sıfatlardan- yaşarsın, yudum yudum nefes nefes an be-an, O’nsuz olmadığını görürsün, hiç bir zerren onsuz değildir. Onun için mecnuna mestan vurdular da, dikkat edin Leyla’ma vuruyorsunuz dedi. Nereye vursalar Leyla’yı gösterdi. Onun için Hazret-i Allah öyle buyuruyor, ben size verid damarınızdan daha yakınım. Min habli’l-verîdi. Ne o can damarı boğazdaki, hayır; şah damarı yok öyle bir şey. Yalnız öyle tefsir ettiler. Çünkü hakikatı bilmedikleri için. Bilselerdi şöyle tefsir ediyorlar bakın, insanda verid diye bir damar vardır. Bütün vücudu ihata etmiştir, hatta bağırsaklarda dahi mevcuttur der. Tıp, tıp bu gün ifade ediyor. İşte min habli’l-verîdi. Ben size verîd damarınızdan da yakınım. İhata ettim sizi. Neresine vursalar Leylam’a vuruyor diye bağırdı Mecnun. Ehl-i aşk bu. Eğer padişahlar bizim zevkimizi bilseydi toplarını tüfeklerini terk eder elimiz den almaya çalışırlardı. Hey hat, topla tüfekle alınmaz ki, bu zevk. Değil mi. Yudum yudum, nefes nefes.” ...

“Ya Rabbi seni öyle yaşıyorum ki, öyle zevkini aldın ki, sensiz hiç bir nefesim yok, hiç bir düşüncem yok. İşte; men kâne fî kalbihi Allah. Eğer vuslat dediğin, rahmet-i ilâhi ile bu benim zevkim azalacaksa, o kadar memnunum ki, o kadar memnunum ki, eğer vuslat ile bu zevk azalacaksa, iki alemde de bir lahza dahi, bir an dahi vuslat istemem gereksiz diyor. Ben bu kadar zevk almışım. İşte aşk bu. İyi anlayalım. Onun varlığını hissetmek, onun emirlerine itaat etmek, riayet etmek, âsîlikte aşk olmaz. Adam ehl-i aşkım diyor namaz yok, şeddelide, oruç yok, hac yok, zekât yok. Sen Allah’ı bilmiyorsun ki, nesine aşık olacaksın, nesine aşık oldun. Onun için sen aşıksın ama ne olduğunu sen de bilmiyorsun. Dikkatinizi çekerim. Ehl-i aşk, ölçüsü yok bunun kardeşim. Allah insanın şekline bakmaz, Allah insanın hareketlerine bakmaz, buyurdu Peygamber Efendimiz. Nereye bakar; niyetine bakar, niyet bakın burada.”[50]

Tasavvufî düşünceye göre Allah (c.c.) her şeyden münezzeh olduğu kadar, her şeye de o şeyin zatından daha yakındır. Mutasavvıflar bunu kurbiyet kavramıyla ifade edilmişlerdir. Galib Efendi de Allah’a kurbiyeti ifâde sadedinde Mesnevi’den şu örneği, kendi üslubuyla şöyle ifade eder;

“Hani çok çoban ne diyordu, çoban; Musa (a.s.) zamanında; gel diyordu hasretine dayanamıyorum, diyordu gel. Artık tahammülüm kalmadı gel diyordu. Gel de sana kara keçinin sütünden sana süt içireyim. Bitini kırayım çamaşırını yıkayayım, şu dala asayım da kurutayım çamaşırını, dizime yatırayım da seni uyutayım. Yudum yudum bunları hazmederek düşün kardeşim. Aşk aşk. Nerede görgüsüz bilgisiz bir aşk. Ama, O’nu yaratanı idrak eden bir aşk. Onun için ilim, irade, talep, üç mevzu vardır. Bunlar Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiğine uymuyorsa, muhaldir.”[51]

Bu şekildeki ifadelerini; “eynemâ tüvellû fe-semme vechyullah,” ayetinin tefsiri mahiyetindeki, Niyazî-i Mısrî’nin şu beyitleriyle de ifade etmiştir.

Ârife eşyâda esmâ görünür

Cümle esmâdan müsemmâ görünür

Bu Niyâzi’den de mevlâ görünür

Adem isen semme veçhullahı bul

Ka`nde baksan ol güzel Allah’ı gör

Semme vechullah, Allah’ın veçhi bütün mükevvenâtı sarmıştır. Nereye baksan O’nun veçhine yönelmiş olursun. Çünkü yer ve göğü Allah’ın nuru ihata etmiştir. Sıfatları tenezzülen zuhur eder. Ama bunu insan, işte beyan ettiğimiz gibi yalnız meçhulatla halletmek, -meçhul çünkü hiç bir şeyin maddede hükmünü veremezsin- Bakın, açık oturumlar yapıyorlar, toplantılar yapıyorlar, yetkili kişiler, neticeye varamıyorlar mı, hayır varamazlar. Niye; manayı madde gösteremez ki. Manayı madde gösteremez ki.”

“Adem isen semme vechullahı bul. Kande baksan ondan sonra o güzel Allah ’ı gör. Neyi yani bir madde gibi hayır hayır. Bütün eşyada. Varlık görülür, cümle eşyadan. Cenâb-ı Hak’ın sıfatlarının, isimlerinin zuhuru. Bu Niyazî’den de Mevlâ görülür. Mevlâ izah ettim geçen. Evet, mevlâ yetkili insan demek, insan-ı kurtulmuş azat olmuş köle manasına geliyor. Tasarrufata tabi olmuş insan manasına geliyor. Onun için garipsemeyin, bu Niyâzî’den de Mevlâ görülür, derken haşa kül olarak Allah görülür manası değil. Allah ’ın sıfatlarının tecellisi, bi-zâtihi değil, izâfîdir, hepsi izâfîdir. Yeri geldikçe bunlar atlayıp böyle basit affedersiniz üzerinden atlanılıp geçilecek mevzular değil. Ya Rasulullah biz Allah’ı düşündüğümüz gibi göremeyecek miyiz. Hayır, Dünya da göremezsiniz, ahirette göreceksiniz. Ama, yapma hata ediyorsun. Allah ’ın rahmet sıfatının kaynaştığı menzil, cennet dediğin nedir ki. Cehennem gazab-ı ilahinin tecelli ettiği yer, rabbim korusun. Ya Rabbi, seni öyle inanmışım, yaşıyorum ki, hiç zerre kadar noksanlık yok, hayatımsın sen benim her şeyimsin. Eğer vuslatla bu azalacaksa, vuslat olduğu zaman bu hissim azalacaksa, iki alemde dahi, bir lahza dahi, vuslat istemem. İşte mutmain olmak. İşte; ene razî ente râzî. İşte Allah aşığı.”[52]

Galib Efendi bu şekildeki telakkisini anlatırken de en çok kullandığı İsra Suresinin 73. Ayetini delil olarak kullanmıştır. O’na göre Bu dünyada ama ahirette ama. Bu dünyada görmeyen ahirette göremeyecektir.

Kâinatın niçin ve nasıl yaratıldığı bütün ilimlerin üzerinde durduğu en önemli konudur. Tasavvufî düşüncede; Allah’ın kâinatı niçin yarattığı, yaratılışın sebebi, hikmeti, kelâmî ifâdesiyle; mebde ve mead, gibi konular en önemli konulardır. Galib Efendi de diğer mutasavvıflar gibi bu konuyu mütemadiyen gerek eserlerinde gerekse de sohbetlerinde ifade etmiş ve muhiplerini bu konuda mutmain edici hikmetlerle donatmıştır. Mutasavvıflar kainatın ve kainatın içinde eşref-i mahluk olan insanın yaratılışını ifâde manasında Zariyat Suresinin 56. Ayetini delil göstermişlerdir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etmeleri için yarattım,” ayetinden hareketle; gizli bir hazine idim bilinmekliğimi diledim zatımdan zatıma tecelli ettim, nûr-ı Muhammedîyi halk ettim, hadis-i kutsisini, Allah’ı unutanlar gibi olmayın, zira Allah’ı unutanlara kendilerini unutmuşlardır, ayetinin tefsiri gibi görünen; kendisini bilen Rabbini bilir, sözünü bu konuyu ifade ederken referans olarak kullanmışlardır. Bütün mesaileri bu şekilde özetlenebilecek olan ifadeleri şerh ve tefsir etmekle geçirmişlerdir.

Galib Efendi yaratılışın hikmetini bu ifadeleri delil göstererek anlatmıştır. Allah’ı hep rahmet ve merhameti ile tanıtmış ve Allah’ı öyle düşünmüştür. O’na göre yaratılışın hikmeti ve gayesi ilahi aşktır. İnsan bu aşk-ı ilâhî ile hem-dem olduğu oranda yaratılışın gayesi gerçekleşmiş olur. Bu kanaat bütün mutasavvifinin düşüncesidir. Galib Efendi mutasavvıflar arasında müşterek olan bu düşünceyi şu ifadelerinde şöyle anlatmıştır:

“Fiili sıfatları ile tecelli eder Rabbim. Bütün alem Allah’ın fiili sıfatlarının tecellisidir. Bi-zâtihi aynı değil. Her hangi bir parçasına Allah dersek, olur mu olmaz küfre gidersin. Allah’a mekân isnat etmek, o da küfre götürür. Allah yerdedir göktedir diye bahsetme. Zâtî sıfatlarını bu şekilde anlatma. Ama; Allah’ın nuru yer yüzünü ihata etmiş, de. Çünkü subûti sıfatlarındandır. Ama zâtî sıfatlarına mekân gösterme. Fiili sıfatları ile mekândan münezzehtir, her yerde hazır nazırdır, zâtî sıfatları ile mekândan münezzehtir. Kişi, bunun üzerinde ileri geri konuşması yasaktır. Muktedir değil, çünkü konuşamaz. Ama zevkini alır, hayranlık duyar, AŞKTIR BU. Bunlarda lisâna gelmez, izâha kalkışma.”[53]

Şu ifadeleri de hem yukarıdaki düşüncelerini desteklemekte hem de Allah’ın rahmetini, ve O’na kurbiyeti ve kulun manevî miracını izah etmektedir:

“Rabbim; rahmetim gazabımı örtmüştür buyuruyor. Nâmütenahidir, Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretlerinin rahmeti. Şuraya aldığım notlardan da yine bahsedeyim size. Kalbini gözyaşların ile suladığın zaman, yüzünü değil kalbini, gözyaşları ile suladığın zaman, duanı; yaptığın duâyı kâinat bilir. Aman Ya Rabbi. Bak ölçü veriyor Hazret-i Allah. Kalbini göz yaşların ile suladığın zaman kalbini, yüzünü değil. İçim kan ağlıyor derler ya, suladığın zaman değil, bütün kâinat yaptığın duaya muttalidir. Çünkü, bir âlemi suluyorsun Allah’ın rahmeti ile. Ama aklı tepesinden bir karış yukarıda olanlar bilmez bunu. Eşref-i saat o saattir. Elinde değil çünkü. Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle kalkarsın. Eğer buna muttalî değil de, hayatını Allah’ın tertibine göre tanzim etmiyorsan, göz yaşlarınla nasıl kalbini yıkayacaksın. Dışarıya bile çıkaramıyorsun mübârek. Demek ki, kör tenleri tersine doğru döndüreceksin kalbine doğru, zâten o öyle olur. Öyle olur. İşte Yakup (a.s.)’ın oğulları, ne olur bizim için istiğfar et dediler de, olur ederim dedi. Edivermedi niye. Bu göz yaşlarını bekledi işte, Kalbi yıkayan göz yaşlarını. Eşref-i saat, miraç, Allah cümlenize ihsan etsin. Dikkat edin yavrum. Bakın başka zor bir şey değil bunlar. İslam’ı yaşayacağız.”[54]

Şu ifadelerinde de kendi iç tecrübesiyle yaratılışı, Allah’ı, O’nun sıfatlarını, kurbiyeti, kâinatın Allah karşısındaki konumunu anlatmıştır:

“Demişsin görmedi beni bu cihan üzere kimse

Nedir bu yüzlerden seyrân olduğun cânâ

Şimdi Allah-u Teâlâ Hazretlerini baş gözüyle görmek mümkün değil. İyi anlayın. Allah’ın fiili sıfatları, sübûtî sıfatları, her an tecelli ediyor. Meselâ beni ademe en fazla bahşedilen, subutî sıfatlarının tecellisi var. Benî ademde. İnsan olmak için. Zatî sıfatları zâtına mahsustur. Mekân göstermek küfürdür, mekândan münezzehtir. Her yerde hazır nazırdır diyoruz. O fiili sıfatlarının tecellisi. Her yerde hazır nazırdır, her yerde tecellî ediyor. Bütün eşyada her şeyde.

Mekânlardan münezzehsin senin zât-ı şerifin için

Nedir bu kalb-i vîranımda mihmân olduğun cânâ

Mekânlardan münezzehsin senin zât-ı şerifin için. Amma benim kalb-i vîranımda mihmanımsın benim, beni götürüyorsun, muhafaza ediyorsun, nedir görmüyor muyum ben seni, işte görüyorum. Allah bu gözü herkese ihsan etsin. Bu dünyada görmeyen ahirette göremez, kavl-i Mustafa’dır denilmiş. Hazret-i Allah’ta Kur’ân-ı Azimuşşan’da; bu dünyada ama âhirette ama, bu dünyada görmez, ahrette de göremez, buyuruyor. Niye ben öyle imkânlar bahşettim ki kuluma, inkârı mümkün değil. Benim zâtımı anlaması için, öyle rahmetimi ihsan ettim, öyle serdim ki sergiyi. Yazıklar olsun, eğer göremiyorsa. Ona şahit olun yevmi’l-mahşerde; a`mâ olarak haşr edeceğim o salağı. O salak; Allah’ın varlığını idrak edemeyen, her zerrede O’nu, bir kudreti, kuvvet-i ilâhinin mevcudiyetini hissetmeyen, af edersiniz kusura bakmasınlar da salak kelimesi hafif kalıyor.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

2- Rü’yetullah

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Perş. Nis. 22, 2010 5:13 pm

Rüyetullah konusu da tasavvufun en önemli mevzularından birisidir. Galib Efendi de bu konudaki fikirlerini şöyle ifade etmiştir:

“Ya Rasulullah biz Allah-u Teâla Hazretlerin hayal, tahayyül ettiğimiz gibi göremeyecek miyiz. Bu dünyada yok. Bir beşerin düşündüğü gibi yok, öyle değil. Ama her zerrede O’nun mevcudiyeti tecelli ediyor. Allah ’ın sıfatlarının tenezzülen zuhur etmediği hiç bir hadise yok. Kendiliğinden oluşan hiç bir mevzu yok. Hepsi Allah -ı Teala Hazretlerinin varlığı ile tecelli ediyor bütün, nerede tecelli ediyor. Ben-i Ademde, esas ben-i ademde. Onun için çok dikkat edin, bunlar çok büyük mesele, esası bunlar. -Allah’ın tertibine riayet etmeyen yani-, akılcı akılcı ölçemezsin akılla mantıkla.”[56]

Galib Efendi Allah ile kulun arasına girilmez sözünü de şöyle açıklamaktadır:

“Aklı ermeyen bazı cahiller Allah ile kulun arasına kim girer. Bırak cahil sözüdür bu. İki eşit parça bulursun da arasına bir şey sokma. Karı ile kocanın arasına girme. Allah’la kul arasında düşünülür mü böyle bir şey. Ne kadar cehalettir bu, bilmiyor musun. Külli şeyin sebebe. Buyuruldu. Her şey sebeplere bağlıdır. Her şey sebeplere bağlıdır. Sebepsiz hiç bir şey yapamazsın. Ne madde aleminde ne de mana aleminde. Armut piş ağzıma düş. Yok öyle bir şey.”[57]

Bu konudaki fikirlerini Galib Efendi ayrıca Tasavvuf ve Zikrullah isimli eserindeki; Allah baş gözüyle görülmez, başlığı altında şöyle ifade edilmiştir:

“Bu türlü tertib-i tanzim-i ilâhileri çözeceğim diye akıl ve mantık binitinin rahmet bahçesine girmesine rıza gösterme. Allah’ın zâti sıfatlarını tefekkür dahi etmeyesin. Haramdır. Nefsinin kurduğu kurgu ile hiçbir yere varamazsın. “Baki Allah, fani evsaf ile düşünülemez, fani malzeme ile ALLAH bilinmez” Musa kelimullah aleyhi’s-selamın konuştuğu Allah’ın baş gözü ile görmek istediğini, cümle ademde ayni istek ve arzunun zuhurunu görmek zor değil. Zuhuruna ademin mütehammil yaratılmadığını, ademin maddesinin “anasır-ı erbaa”dan (dört unsur: toprak, hava, su, ateşin karışımından) müteşekkil olan beni Adem’in yapısının Allah’ın zâti sıfatlarının tecellisine tahammüllü olmadığını, örneğin dağa tecelli edince dağın ne hale geldiğini elçisi Musa aleyhi’s-selamın seyrine dahi tahammül edecek güçte yaratılmadığını teferruatı ile lütfediyor. Sonsuz hamd olsun. Hayat ve yaşantıları ile Rabbimizi bizlere her hal ü karda anlatmak vazifesi ile yükümlü cümle Peygamberimiz efendilerimize ve Resul-i kiram Hazerâtına, varisleri bilcümle evliyaullaha, veli, şüheda ve mü’min kullarına selam olsun. ...

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

İNSAN

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:23 pm

Yukarıdaki ifadelerine göre kâinatın yaratılışı, Allah’ın bilinip O’nun sevgisine sevgiyle karşılık verecek varlıkların olması içindir. Kâinâtın yaratılışındaki hedefi gerçekleştirebilecek yegâne varlık da insandır. İnsan Allah’ı bildiği ve O’na ibâdet ettiği oranda yaratılış gâyesini gerçekleştirmiş olur.

Galib Efendi de insan konusunu bu bakış açısından ele alıp yorumlarını bu doğrultuda yapmıştır. Ancak insan yaratılışın hikmetini gerçekleştirebilecek tek varlık olmasına rağmen, diğer taraftan da kendisinde çeşitli noksanlıklar vardır. İnsan bir yönü ile eşref-i mahluk, efdal-i mahluk olurken diğer taraftan da esfeldedir. Tasavvufi ifadesiyle bir yönü ile nefs-i emmârede, diğer yönü ile nefs-i râziye ve mardiye de olan bir varlıktır. İnsanın meleklerin bilemeyeceği şeyleri bilme özelliği vardır. Bu yönüyle her şey insana musahhar kılınmıştır. Her şeyin hizmeti insan içindir. İnsan bu açıdan sorumludur. Mutasavvıflar insanı hem süfli hem de ulvi yönüyle düşünmüşlerdir. Galib Efendi insanı hep bu yönden ele alıp özeliklerini böyle dile getirmiştir. Noksanını bilmek kadar irfaniyet olmaz, sözünden hareketle insanın şu özelliklerini dile getirmiştir:



“Eğer bende noksanlık yok diyorsa, -Allah muhafaza buyursun- o onun başına beladır, enaniyettir çünkü. Varlıktır, varlık Allah’a mahsustur. Gurur, kibir, ucub ben-i Adem’e yakışmaz, sahtekarlıktır. Ve öyle insan kendisine süs veriyorsa, gurur, kibir, ucub, böyle burunu çiziyorsa, o hakikatten uzak, Allah ’ın varlığını, men aref sırrını, idrak edemeyen insandır. Neydi; men arefe nefsehu fe kad arefe rabbehu. Nefsini bilen Allah’ı, Rabbini bilir. Nefsini bilen Rabbini bilir. Niye, tertib-i ilâhî böyle.”[59]

Allah’ın nuru ile bakan, insan-ı kâmilin ferasetini de şöyle izah etmiştir:

“Siz müminin ferâsetinden kaçınınız, onlar Allah’ın nuru ile bakar buyurdu, peygamber (s.a.t.v.) Efendimiz. Siz müminin ferasetinden kaçınınız. Onlar Allah’ın nuru ile bakar. Siz müminin ferâsetinden kaçınınız. Onlar Allah’ın nuru ile bakar. Nasıl bakar nuru ile, bu bakış işte bu bakış, bu bakış beş duygunun arkasındaki altıncı his telepati dedikleri, bir beş duygu daha. Onun bakışı. Bu bakış, nur-ı Muhammedî bakışı,bu bakış peygamber Efendilerimizin bakışı, Rabbimin verdiği lütfettiği göz. Terazi, terazi, mizan misali terazi. Mizan terazisi var ya inkârı küfürdür. Allah korusun. Yevmü’l-mahşerde nasıl bilmeyiz. Teferruat kaçmayalım. Onun anlatıyorlar ama bazıları gülünç duruma sokuyor işi. Terazi var zaten burada da var. Senin vücudun terazi zaten. Bak terzinin dili.”[60]

Yine insanın basiretinin açılmasını, bu dünyada a`mâ ahirette a`mâ, âyeti ile şöyle izah etmiştir:

“Bu dünyada ama ahrette ama, buyurdu Allah -ı Teala Hazretleri. Bu dünyada ama ahirette ama. Bu dünyada hakikatı görmeyen göz, ahiret de kör olarak haşr olacak. O hakikat gözünü açmadı burada. Niye; hep nefsini besledi, nefsini besleme demiyoruz. Nefsini besleyeceksin yoksa merkep seni taşımaz ki. Buna da bakacaksın niye iradeli burada. Allah ’ın tertibidir. Sen bunu değiştiremezsin. Yani din-i İslam’ı yaşıyorum diye buna hainlik etme. Ama haram helalı ayırt ederek. Haramı helalı ayırt ederek. Nefsinin her istediğini veremezsin ki. Meşru ise ver imkânın var ise ver. Yoksa hırsızlık mı yapacaksın. Yoksa sabır et. Men sabere

zafere, sabırda zafer vardır. Sabır ile koruk helva olur. sabırsız insan helva yapamaz. Ne koruk olur ne bilmem ne. Ondan sonra şarkı söyler ham meyveyi kopardılar dalından.”[61] Galib Efendi Allah’ın sıfatları ile de insan arasında şöyle bir irtibat görmüştür: “Bunlardan beni âdeme de lütfetmiştir rabbim. Sübût eden sıfatlarından bir nebze, ilahlaşmaz insan. Bahşetmiştir bir nebze. Zâtî sıfatlardan da zevkini almayı ihsan etmiştir. Kim alır kim. İyi dinle, zâtî sıfatları zâtına mahsustur, özeldir Allah’a mahsus olan bir haslettir. Ehl-i aşk zevkini alır ehl-i aşk. Ehl-i aşkın mesleki oradan geçer. Onun ancak zevkini ahl-i aşk alır. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasuluhu. Şahit gerçek şahit olan alır. Zâti sıfatının tecellisini. Yoksa efendim herkesin dediği gibi bende öyle diyorum, yok hayır hayır.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

VELİ - EVLİYA

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:24 pm

Velî-evliyâ kavramı Galib Efendi’nin üzerinde durmuş olduğu kavramlardan birisidir. Evliyâ Allah’ın yer yüzündeki en büyük rahmetlerinden birisidir. Allah kullarının rahmetinden istifadeleri noktasında hiç bir zaman ve zemini ayırmamış, rahmetini eşit bir şekilde insanlara sunmuştur. Evliya, rahmet-i ilahi ve veraset taşımaktadır. Bu görev sadece ezel-i ervahta Allah’ın taktir ve seçtiği kullarına, kullarının istifadeleri için verilmiştir. Kişi bu bağlamda kendi kesbi ile evliya olmaz. Peygamberlik makamı gibi Allah’ın dilediği kullarına lütuf ve ihsanıdır. Kişi kendi gayretiyle veli olabilirken evliya ve peygamber olmaz.

Galib Efendi’nin üzerinde durmuş olduğu konulardan birisi de evliyânın peygamberler gibi kendi yerlerine evliya tayin etmeye yetkilerinin olmadığıdır. Günümüz islam dünyasındaki büyük problemlerin gerçek sebebini burada görmektedir. Evliyâ olmayan kişilerin kendilerine evliyâlık süsü vermelerinin yanlışlığı üzerinde yıllardan beri üzerine basa basa durmaktadır. Ve bu kişileri ümmetin en şerlileri olarak tavsif etmektedir. Veliliği ise kişinin kendi kesbi gayretiyle elde bileceği bir makam olarak değerlendirmektedir. Ayrıca kadından evliyâ-mürşit olamayacağını da ifade etmektedir.

Galib Efendi, velâyet makâmı erkek içindir, kadın o makama çıkamaz, kadının makamı hatunluktur, şeklindeki görüşünü; Nahl Suresinin 43. Ayetine göre şu şekilde izah etmiştir:

“Senden önce de erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Melaike ve kadından da peygamber göndermedik. Melaikeyi ve kadını peygamberlik sıfatına uygun yaratmadık. Makam-ı velayet erkekler içindir. Kadın makam-ı velayete çıkamaz. Kadından peygamber olmaz. Mürşit yani evliya olmaz. Veli de olmaz. Hatun olur. İmametlik erkek içindir. Kadının kadına imametliği keraheten caizdir. Kadın Adem’e lazım olduğu için yaratıldı. Adem’in sol kaburgasından halk oldu. Peygamberimiz Efendimiz böyle izah ettiler. Kadınlar teklifatlada yükümlü kılındılar. Teklifat-ı ilahi kadınlar için erkeklere nazaran toleranslıdır. İbadet ve taat yönünde en ufak hareketleri çok şey kazandırır kadına. Şeriat-ı Muhammediyye’de kadın diğer şeriatlara nazaran daha muhteremdir.

Peygamberimiz Efendimiz; cennet anaların ayakları altındadır, buyurdu. Ananın terbiye, bilgi ve görgüsünün evladı üzerinde mutlaka zuhuru görülür. Babanın da evladın terbiyesine etkisi olsa da, ana kadar olamaz. Çünkü ana terbiyesi beşikten başlar. Sütünün temizliği de önemlidir. Peygamberimiz Efendimiz: İlim beşikten mezara kadardır, buyurdular. Yaşamaktan maksat rıza-i ilahiyi kazanmaktır. Bu bakımdan kadın erkekten daha müsait, tabir caizse iltimaslıdır. Tertib-i ilahinin her halinde adalet görülür. Erkeğin vazifesini kadına, kadının vazifesini eşit yapacağız diye erkeğe yakıştırmak zulümdür. Kadında da erkekte de istisnailer vardır. İstisnailer kaideyi bozmazlar. Kültür seviyesi düşük, ücra yerlerde kadına yapılan zulmü anlatmaya gerek var mı. Erkek kahvede oturur. Bütün erkeğin işlerini de dışarıda ve içeride kadın görür.

Beni Adem’in erkeklerini velayete uygun yarattık. Bilemiyorsanız, makam-ı velayetten nasip almış, Allah ve Resulü’nü şüphesiz kabul etmiş, şeriat-ı Muhammedi’yi nefsinde yaşamaya çalışan, Allah’ın zatına ve sıfatına ve fiiliyatına uygun isimlerini kesir, aşkla zikreden, her gün verilen evrat ve ezkarının dışına çıkmadan, adap ve erkan üzere virt eden erbab-ı zikirden sorunuz. ... ”[63]

Galib Efendi mürşidi, dünyaya Allah’ın peygamberlerden sonraki en büyük rahmeti olarak değerlendirmiştir. Evliyanın evliyalık makamını şefaat makamından olan bir rahmet olarak anlamış ve peygamberler alemlere rahmet olarak gönderildi iseler, onların varisleri de alemlere rahmet olan kişilerdir. Allah’ın rahmeti her zaman mevcuttur. Bu rahmeti peygamberlerin olmadığı yerlerde onların varisleri olan evliyâlar temsil ederler. Bu türlü rahmeti ilâhiyi anlamın yolunu şöyle izah etmiştir:
“Bu türlü rahmet-i ilahiyi müşahede etmek ehline zor değildir. Allah’ın bu sonsuz rahmetini kıyâmete kadar devam ettireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Ezel-i ervah diploması taşıyan ehl-i tevhit, ehl-i tasavvuf, ehl-i tarik olan Allah’ın sadık kullarını, gene Allah’ın vazifelendirdiği varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahi olan irşat vazifeli, Peygamber Efendimiz’e biat vecibesini naçiz şahsında taşıyan bu vazifeli zevat, kıyamete kadar yer yüzünde mevcuttur. Nasiplisi bulur. Hazret-i Allah sahtelerin şerlerinden cümle kullarını korusun, amin.”[64]
Bu şekilde tasvip edilen evliya her devirde mevcuttur. Bu türlü rahmet-i ilahiyi temsil eden evliyalar olmadığı zaman kıyamet kopacaktır. Ayrıca Galib Efendi her hangi bir zamanda mürşit olmadığını iddia eden kişilerin küfür bir eylem işlediklerini şu ifadeleriyle dile getirmiştir: “Varisü’n-Nebi olan evliyasını kullarına her devirde ihsan eyleyip cümle kullarını mahrum etmeyen Rabbimiz rahmeti ve merhameti ile bu türlü rahmetini mevcut kılmıştır. Her hangi bir zamanı kastederek, bu zamanda mürşit yoktur demek küfürdür. Rabbine zulmü reva gördüğünden bu türlü bilgisizliğini şahide ihtiyaç duymadan kanıtlamış olur.”[65]



Galib Efendi Yunus Suresi’nin 62. Ayetinde de geçen evliya lafzının Türkçe’ye dost kelimesiyle tercüme edilmesinin yanlışlığı üzerinde önemle durmaktadır. Hatta bu konudaki yanlışları dile getirmek amacıyla risalelerini telif ettiği veya telif etmiş olduğu eserlerinin en önemli konularından birisidir denilse mübalağa yapılmış olmaz. Evliyaların rahmet-i ilahiye vesile olduğunu ve dost kelimesinin evliya lafzının manasını karşılayamayacağı şöyle ifade etmiştir:
“Elâ inne evliyaallahi havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenun, ayetinin manasını anlamadınsa Yunus Suresi 62. ayeti kerimesini oku. Allah’ın hitabı çok açık ve sarih. İyi anlayın ve iyi bilin ki, evliyam için korku yoktur onlar üzülmeyecekler de. Dikkat et: Evliyayı hala dost diye tefsir ediyorsan hiç zahmet etme. Askerde yanlış hareket eden arkadaşına arkadaşının uyardığı hikmeti tekrar edelim: Sen bu kafa ile sılaya gidemezsin, memleketine gidemezsin, diye uyardığı gibi vatanı asliyene dönemezsin. Vatan-ı asliye ruhların yaratıldığı makam olup, ruhlar hiç olmazsa o makamını bulmak mecburiyetindedir. Beni Adem’in terakkiyyâtı için Halik-i zü’l-celal rahmetini arza na-mütenâhî yaymış, kullarım derecelerini yüceltsin, diye.

Tasavvufta bu rahmete kavis denir. Ruhlara imanları ve ibadet taatları ile; kavisi tamamlayıp daha yüksek dereceler elde etme imkanı bahşedilmiş olduğundan dünya kazanç yeridir, çok kıymetlidir ve onun ehli onun kadrini bilendir. Bilemeyenler için Hazret-i Halik ne güzel ikaz ediyor kullarını: Bu dünyada a’ma, ahirette a’ma. De ki: İster ALLAH deyin, ister rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na hastır. Namazında yüksek sesle okuma. Onda sesini fazla da kısma, ikisinin arası bir yol tut. (el -İsra Suresi, 110).”[66]

Tasavvufa göre mürşit-evliyanın manası büyüktür. Varsi-i nebi ve nedim-i ilahi gibi iki kavramla bu mananın özü anlatılmış olur. Varis-i nebi olarak, peygamberler adına biat almaya yetiklidir. Bu özellik kendilerine verilmiştir. Hatta Galib Efendi bu konuyu şöyle ifade etmektedir. Allah bir surette tecelli edecek olsaydı, -böyle bir şey yoktur da,- peygamberlerin suretinde tecelli ederdi, onlardan sonra da evliyânın suretinde tecelli ederdi. Ancak böyle bir şey olmadığını, abdin Rab, Rabbin de abd olamayacağını hemen her sohbetinde dile getirmektedir. Evliyânın Allah’a göre konumu böyledir.

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

BİAT

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:25 pm

Yukarıda da ifade edildiği üzere şeyhlere biat edenler Allah’ın rasulüne biat etmiştir. Biat biat-ı rasulullahtır. Biatın rasullaha yapıldığını şöyle izah etmiştir.

“... Kullarım rahmetimden mahrum olmasınlar, diye türlü sebeplerle rahmetini ihsan eden Hazret-i Allah “kulum bu rahmetimi görmüyorsa mahşerde de kör olacaktır” buyurdu. Derviş mürşidinin manevi vazifesinde Peygamberine biat eder. Söz Allah’a verilir, biat Peygamber efendilerimize yapılır. Yaşadığı zamana yetişemedin ise her zaman bu türlü rahmet-i ilahi mevcuttur. Noksan değildir. Veraset taşıyan, izin ve icazet sahibi mürşide biat edilir. Mürşitten gayrisi kendi ismine biat alamaz. Manevi yardımcıları da mürşidine vekaleten biat alır. ...

Varisü’n-nebi, nedim-i ilahiyi bul, biat et. Onun şahsında Peygamberine beyat etmiş olursun. Şüphen olmasın, aksini düşünme. Gayretullaha dokunursun. Tertib-i ilâhiyi bilgisizce inkar edenlerden olmayasın. Zararın yalnız nefsine değil. Menfi icraatınla Allah’ın kullarının manalarını bilgisizce öldürürsün. İnsaf et, Mahşerde Allah seni affetse de, manasını öldürdüğün kişilerin ellerinden yakanı kurtaramazsın. Evet, dünyada zahir ilminden hayli istifade ediyoruz amma yeterli değil. Tek kanatla kuş dahi uçamaz. Sen nasıl uçacaksın. Uçamıyorsun. İnadı bırak. Bu abd-i acizin uyarılarına kulak ver. Benlikten kurtul ki, yokluk seni ihata etsin. Bu yokluk kulluk makamının zirvesidir. Yokluk beşere, varlık Allah’a mahsustur. Beşer kendine varlık sıfatını mal etmeye cüret ederse, iki cihanda da rezil olur, sahtekardır. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da mevcut biat hakkındaki ayet-i kerimelerden bir tanesini olsun yazmadan geçemeyeceğim.


Muhakkak ki, sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir. [67]

Bu ayet-i kerimenin zuhuruna umre ziyaretine Peygamber Efendimiz ve ashabının mahrum edilmesi ve Osman-ı Zinnureyn (r.a.) Efendimizin elçiliğinin uzamasının verdiği üzüntüden dolayı alınan biat ise de, her mevzuda sık sık görülen biatlar her zaman her hal ü karda geçerli olup emr-i ilahidir. Her hangi bir zamana mahsus değildir. Dünya durdukça var olacaktır. Rahmet-i ilahidir. Kur’an’ı Azimü’ş-şan’ın kıyâmete kadar baki olduğu gibi.

“Cenab-ı Hakk’ın bu kadar açık bildirisi karşısında ruhi bunalım ve sıklet duymadan zikir ayetlerini hala tahrife cüret edebiliyorsan, bu yönlü korkusuzca davranışlarını ödülsüz bırakmak haksızlık olur. Allah’ın kullarını çeşitli desiselerle Allah’ın zikrinden uzaklaştırmak için bütün var gücü ile rahmet-i ilahiye-yi tahrif eden kişiye Allah’ın verdiği sıfat ve isimle ödül madalyonunu okuyayım zâlim. Ey benim tefekkürsüz kardeşim, lütfen bu sıfattan kurtul. Kurtulmak için Allah’ın tertip ve tanzimine riayet etmeye mecbursun.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6- Tasavvuf, Tarikat, Hakikat, Marifet

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:26 pm

Galib Efendi tasavvufu dinin özü olarak değerlendirmektedir. Maneviyatsız insan olmayacağına ve hayatını devam ettiremeyeceğine göre, dinde de manayı tasavvuf temsil ettiğine göre tasavvufsuz dinin yaşanmayacaktır.



Destur ya Hazret-i Pir Sultan’l-Arifin ve Gavsu’l-Vâsilin

Ya Seyyit Abdulkadir-i Geylâni. Kadessellahu Sirrehu’l-âli.

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd alemlerin Rabbine, salat u selam seyyidimiz ve O’nun al u ashabının

cümlesinin üzerine.

Bana şeriat ve dinin ne olduğu soruldu. Şeriat ve dinin müteradif lafızlardır.

Manası da Allah’ın emri olan hareket ve sekânatında Allah’ı görüyormuş gibi O’na

ibâdete götüren yoldur.

Kim ki bana, şeriat ve tarikat, ve hakikat ve marifetin ne olduğunu sorarsa;

ona şöyle cevap veririm: Şeriat dalları dünya ve ahireti ihata eden büyük bir ağaçtır.

Tarikat; -bu büyük ağacın- dalları, hakikat; yaprakları, marifet de, meyveleridir. Kim

ki bu meyveden yerse asla acıkmayacağı gibi suyundan içince asla susamayacaktır.

İmanın ne olduğunu bana sorarlarsa, iman lisan ile ikrar kalb ile tasdiktir. Bu

kuvvetli bir senettir. Bunu böyle yapan kişiye apaçık düşman olan şeytân-ı aleyhi’l-

la`ne hiç bir şey zarar vermez.

Kim ki bana dervişin kim olduğunu sorarsa ona derim ki: Dünyada

yaşadığı müddetçe, Allah’ın ihsanına muhtaç, ahirette de, Rabbinin

mağfiretine muhtaç, günâhları alemlerin Rabbi tarafından bağışlanmış, fakir hakir

bir kuldur. Ve kim de nâiliyyeti, yani maksudun ne olduğunu sorarsa ona derim ki,

bu konuda sorulan kişi sorandan daha fakirdir. Ve bu uzun bir iştir. O ise ne güzel

mevla ne güzel yardımcıdır.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

7- Kadın

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:26 pm

“Kadın muhteremdir. Hürmete ve sevgiye lâyık kılınmıştır. Erkek gibi bazı hallere mukavim ve tahammülü olamaz. Kaide budur. Ama istisnaları vardır bazı kadınlar erkeklerden daha güçlü gibi görülse de bu istisnai haldir, istisnalar kaideyi bozmaz.”[70] Galib Efendi kadının bu şekilde önemli vasıflarını dile getirmiştir. Ayrıca Metafizik’de de bu konuya münhasır: Kadın muhteremdir, Allah emrinin hilafına hareket etmedikçe, adında müstakil bir bölüm aşmıştır. Bu bölümde kadınların mânevî hasletlerini yukarıdaki ifadelerini tamamlayıcı nitelikte şöyle ifade etmiştir:

“Rahmet-i ilahi kadınlar için daha toleranslı, ferahlatılmış ihsan edilmiş olup erkeklerin hayatlarında maddi ve manevi ilahi imtihanları kadınlara tanınan müsamahalı teklifata eş değer olmayıp, kadın maddi ve manevi yapısı ile erkeğe eş değer yaratılmamış. Kadınlara bahşedilen rahmet-i ilahi erkeğe nazaran daha toleranslı ve iltimaslı kılınmıştır. Fakat her şey maksada ve hikmete mebnî yaratıldığı değeri taşır. Noksanlık gibi görmemek gerekli olup yaratılan her şey yaratıldığı değeri ile değerlidir. Birini diğerine karıştırma. Zulüm olur. Bu hikmeti bilmek kadına karşı vazifemizi idrak, Hazret-i Allah’a karşı edeptir. Tertib-i tanzim-i ilâhiyi, kulluk vecibesini yerine getirmek kastı ile bilmek hemcinsine karşı edeptir.”[71]

Yukarıda da belirtildiği üzere, Galib Efendi; kadının en yüksek makamının hatunluk olduğunu, kadından şeyh olmayacağını her fırsatta önemine binaen defalarca dile getirmiştir. Kadından şeyh olamayacağı meselesi kadının değerinin tartışılmasıyla ilgili değildir. Kadın muhteremdir, hâtundur. Kadının öyle durumları vardır ki ona da, erkek varamaz. Galib Efendi yorumlarını hep bu iki minvâl üzere yapa gelmiştir. Bu fikirlerini daha da anlaşılır hâle getirmek amacıyla Tasavvuf Tarihinin en büyük kadın simalarından birisi olan Rabiâ-yı Adeviyye Hatun’dan da şöyle bahsetmiştir:

“Rabiya Adeviye Hatun kadındır. Kadınsa, makam-ı velayete çıkamaz. Derecesi Hatunluktur. Makam-ı velayet ancak ricalin yani erkeğin müsait kılındığı velayet makamıdır. Bu makam nisa taifesine yani kadına göre tanzim ve tertip edilmemiştir. Muhterem yaratılan kadını yaratılışın dışında vazife ile yükümlü görmek yaratılana haksızlık olduğu gibi, kadına bilgisizce yapılan zulümdür. Kadına uygun yaratılmış çok vazifeler vardır ki, bunların icrasına ancak kadın muktedir olup erkek muktedir ve müsait olmadığından teklifi dahi gülünçtür ve zulümdür. ...

İşte kadını makam-ı velayette imiş gibi muameleye tabi kılmak kadına eza, topluma gerçek dışı zulümdür. Kadın cemaate namaz kıldırmak için imam olamaz. “Bir kavle göre kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları, imam olan kadının birinci safta ileri çıkmadan namaz kıldırması kerahaten caizdir” denilse de kerahat harama yakındır. Akait imametlik bahsinde izah edilir. Az çok inanan insan kerahatli icraata iltifat etmez. İnanmıyorsan Asr-ı Saadete bak, bariz görürsün. Peygamberimiz Efendimiz’i hanımlarından Efendimiz’in manevi vazifesine ve yaşantısına herkesten daha çok vakıf, ilmi, irfanı müsait Hazret-i Aişe (r.a.) Validemiz çok müşkül durumda kaldığı halde imametlik iddiasında bulunamadı. Zîra manevi vazifeler; rical-i gayb ve kırklar meclisi ricalden müteşekkil olup, kadın bu mecliste vazifeli olmamıştır. Rical; erkek demektir. Bu kadar bilgi ile iktifa et, fazlasını açmaya yetkim yok.”[72]

Kadının makâm-ı velâyette olacak şekilde yaratılmış olmaması kadının değeri ve rahmet-i ilâhiden nasibi meselesiyle ilgili değildir. Hasan-ı Basrî ile Rabia-yı Adeviye arasındaki Fil Lokması, ismini verdiği diyalog ile kadının ulvî derecesini anlatmıştır:

“Hasan-ı Basrî (k.s.) haftada bir gün vâaz ederdi. Karşısında manadan anlayan gönül ehli oldukça şevke gelirdi. Eğer öyle birini muhatap olarak göremezse sükut ederdi. Bir gün yine memleketin â`yân ve eşrâf, beyler Hasan-ı Basrî (k.s.)’nun vaazını dinlemeye gelmişlerdi. Hasan-ı Basrî kürsüde oturmuş, sükût ediyor, bir türlü söze başlamıyordu. Cemaatten biri: “-Efendim, buyursanıza. Kabilenin bütün beyleri geldiler, sizi dinlemek istiyorlar.” dedi.

Hasan-ı Basrî (k.s.) zamanının yüksek seziş sahibi, âlime ve gönül ehli Râbiatü’l-Adeviye’yi kastederek:

“-Direğin arkasındaki ihtiyar hanım geldi mi,” buyurdular.

“-Hayır, gelmedi” dediler.

“-O halde bugün ders yapamayacağız. Zira biz fil için hazırladığımız lokmayı, karıncanın ağzına nasıl sığdırabiliriz,” dedi ve kürsüden indi. ..

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

8- İslam Nedir

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:28 pm

Galib Efendinin en büyük hususiyetlerinden birisi, bütün ilâhî dinleri gelişleri aynı olduğu için tek görmüş olmasıdır. O’na göre bir tek ilahi din vardır O da islamiyettir. Adem (a.s.)’dan Hazret-i Muhammed’e kadar gelip ayrı gibi görülüp ayrı ayrı değerlendirilen bütün dinler islamiyettir. Allah katında din islâmiyettir, âyetini de bu anlamda yorumlayarak bu ifadenin bütün ilahi dinleri kapladığını tekrar tekrar ifade etmiştir.[74]

Galib Efendi bu düşüncesini bütün eser ve sohbetlerinde dile getirmiştir. Sadece bu düşüncelerini ifade etmek için eserler telif etmiştir. O’na göre lisanı ile kelime-i tevhidi ifade eden herkes müslümandır. Bu ölçünün kula göre olduğunu, bundan ötesini ölçmeye kulun bilgisinin yetmeyeceğini, hatta peygamberlerin bile böyle bir ölçüye girmediğini tekrar tekrar ifade etmektedir. Bu fikirlerini, manevi işaretlerinin yanında özellikle;

a- Kim Lâ ilâhe illallah diyor Allah’ın dışında ibadet edilenleri inkâr ediyorsa bu kimsenin kanı ve malı haramdır, bu kulun (diğer) hesabı Allah’a aittir,[75]

b- Habibim de ki, ey ehl-i kitap sizinle bizim aramızda anlamı eşit kelimeye geliniz, Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiç bir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın, eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman bizim müslüman olduğumuza şahitler olun deyiniz.[76]

c- Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, ancak bunun ötesini dilediğini bağışlar.[77]

d- Bedevîler dedi ki, biz iman ettik. De ki, siz îman etmediniz. Ve lâkin deyiniz ki, biz islama girdik. Ve henüz iman sizin kalplerinizin içine girmiş değildir. Ve eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiç bir şeyi sizin için noksan kılmaz. Şüphe yok ki Allah Teala Gafurdur, Rahimdir.”[78]

e- “Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu bu kitabı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyfine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Allah isteseydi hepiniz bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerinde koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeylerin hakikatini haber verecektir.”[79]

f- Şüphesiz, iman edenler, (müslümanlar) ve Yahudiler, Hıristiyan ve Sabiilerden kim Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette onlara Rablerinden mükafat vardır, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.[80]

g- Ben insanlarla onlar Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar onlarla mücâdele ile emr olundum,[81] gibi pek çok âyet ve hadis-i şeriften mülhem olarak bu fikirlerini temellendirmektedir.

Bu türlü açık Kur’ân Kerim âyetleri olmasına rağmen dünya müslümanlarının, çeşitli davranışlarından dolayı kâfirlik ve imansızlıkla nitelenmelerinin yanlışlığını izah etmek O’nun özellikle son yıllarda üzerine aldığı en büyük görev görünmektedir. Taşımış olduğu vazifenin manevi desteği de ile bu konuyu defaatle usanmadan dile getirmektedir. En klasik manasıyla, bütün suhuflar ve kitapların manası la ilahe illallahtır. Bunu söyleyen de müslümandır. Beşeri kıstaslar kişinin diğer yönünü ölçmeye muktedir değildir. Özellikle de iki rekat namaz kılarken kişiyi görmek o kimsenin müslüman olduğuna şahadetin gerektirdiğini bütün klasik kelam kitapları ifade etmiştir.

Galib Efendi, tevhidin dört mertebesini, la ilahe illallah diyen kişinin manen ölçülmesinin Allah’ın bir sıfatı olduğunu, beşerin hemcinsini bu açıdan ölçmeye muktedir olmadığını ve kişileri manen ölçmeye kalkışılarak yapılan büyük yanlışlıkları şöyle ifâde etmektedir.

“Kelime-i tevhidin mana ve anlamını manamızda ve maddemizde acabasız yaşadığımız zaman bâriz görülür ki, yaratılışın sırrı, semâvî dinlerin özü, dört kitabın ve suhufların ihtivâ ettiği mananın aslı tevhittir. Tevhidin dört mertebesi vardır: Kelime-i tevhit, tevhid-i sıfat, tevhid-i efâl, tevhid-i zat. Bir kimse lisanen kelime-i tevhidi telaffuz ediyorsa, beşere verilen ölçüye göre o kişi müslümandır. Bu ölçü beni Adem için yeterli olup, Peygamber Efendimizin de beyanı bu veçhiledir. Allah’tan başka ilah yok illa Allah vardır, diyorsa bir kul o anda biz acizlerin başka yönlü fikir beyanı muhaldir, tehlikelidir. Gerçekleri ölçmek ancak Allah’a mahsustur. Haddini bil. Haddi aşmayasın. Tevhidin anlamına ters düşen hallerini görebiliyorsan kabiliyetin ve ilmin nispetinde uyarmaya çalış, o ademi: Allah’ın rahmetinden ümidini kestirmeden. Cennetlik ve cehennemlik ölçüsü Allah’a mahsus olup beşer ölçüsü bu kadar ileri gitmemeli. Kulluk sıfatına leke düşürür. Hüküm ancak Allah’a mahsustur. Beşer bu türlü ilim ve bilgiye muktedir yaratılmadı. Peygamber efendilerimizin de ölçüleri dışındadır. İnsan nereye kadar muktedir, bu rumuzu iyi bilmek lazım.”[82]

Galib Efendi bütün semâvî dinlerin özünün bir olduğunu, bir tek semâvi din olduğunu Hazret-i Adem’den (a.s.) Hazret-i Muhammed’e kadar gelen ve özü lâ ilahe illallah olan, bu tek semâvî dinin adının da islâmiyet olduğunu, lâ ilahe illallah diyen herkesin müslüman olduğunu ve bundan öteye ölçünün Allah’a âit olduğunu şöyle ifâde etmiştir:

“Bütün semâvî dinler İslamiyettir. “Peygamber efendilerimizin getirdiği şeriatlarına tabi olanlar da müslümandır.” “Allah’tan başka ilah yoktur, Allah vardır,” diyen her kim ise Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da belirtildiği gibi, hangi şeriata tabi olursa olsun müslümandır. Hazret-i Kur’an’ı hislerinin esiri ve geçmiş hadiselerin mahkumu olarak değil kast-ı ilâhiyi, rahmet-i ilâhiyi bir nebze yaşayarak, bu yönlü zevkini alarak mütalaa edersen dünyaya ve yaratılan her şeye bakış ve görüşün değişecek, kimseye eza ve zulmü reva görmediğin gibi, Allah’ın rahmetini başka türlü düşünemeyecek ve kimseye su-i zan edemeyeceksin. Yaratılışın sırrının rahmet, yine rahmet olduğunu iyi anlayacaksın.”[83]

Galib Efendi aslı bir olan ilahi dinlere mensup kişilerin birbirlerine düşmesinin nedenini bu dinlere mensup olan kişilerin enaniyete kapılmalarında görmektedir. Her ümmetin peygamberini üstün gördüğünü bunun ise tevhidi zedelediğini ifade etmektedir. Galib Efendi; mümin, müslim, kafir, münafık ve ateisti şöyle tanımlamaktadır:

“Cemi insanların ALLAH’ın emirleri karşısında ittifak etmelerini sağlamak güç olmayacaktır. İnanan kesim yeter ki, mutmain olsun. O zaman bütün insanlar İslam’ın ne olduğunu anlayacaklar. Bütün semavi din salikleri şu halde “Allah’tan başka ilah yoktur diyorum bende müslümanım” diyecektir. Peygamberimiz Efendimiz de böyle buyurmadılar mı : “La ilahe illa ALLAH deyen müslümandır kardeşimizdir. Kanı, katli haramdır. Gayrı hüküm ALLAH’A mahsustur.” Beşerin ölçüsü kelime-i tevhidi ölçmeye yeterli değildir. Rahmet gözü ile bakabiliyorsan görürsün. Müminin ferasetinden kaçının. Onlar ALLAH’ın nuru ile bakar” buyuruldu. Hangi lisandan olur ise olsun aynı manayı ifade ediyor ise beşerin ölçüsüne göre müslümdür. Anlamını yaşıyorsa mü’mindir. Tevhit dinini kabul etmiyorsa müşriktir. Emr-i ilahiyi kabul etmediğinden kafirdir. ALLAH’ın varlığını kabul etmiyorsa gavurdur. Bugünkü deyimle ateisttir. İnanıyormuş gibi görünüp de kasıtlı inanmayanlar münafıktırlar.

Bizim toplum olarak alışa geldiğimiz hangi Peygamber efendilerimizin şeriatına tabi olur ise olsun “Muhammed Rasullullah demedi ise kafirdir, gavurdur” deme hastalığından Rabbim ümmet-i Muhammedi kurtarsın. Bütün semavi dinleri de kurtarsın. Çünkü Muhammedilerdeki bu hastalığın virüsü, mikrobu bizlere de o taraftan geldi. “Benim Peygamberim senin peygamberinden daha üstündür” deye deye Kur’an-ı Kerim’de bu türlü zihniyetten sarih ayetlerle men edildiği, arzda tecelli ettiği ve iman etmiş kişilerin yaşantılarında da müşahede edildiği halde bu hastalıktan hala kurtulmayı düşünemiyoruz. Bilmemiz gerekirdi: Peygamber efendilerimiz Allah’ın elçileridir. Kendi kendilerinin haliki değiller. Her hangi bir şeyi de basit de olsa yaratmaya muktedir değiller. Kullarının kemalatına göre Hazret-i Allah elçilerini ilmi ile bezedi, biz acizler için rahmet-i ilahi olarak gönderdi. Hazret-i Halik-i zü’l-celal kullarına kabiliyetlerine göre seçme yetkisi verdi. Aynı şeriatta kaldı ise onu da makbul kıldı. Bu hakka dair Kur’an-ı Kerim’de çok ayetler vardır, iyi oku.”[84]

Allah’a inanan ehl-i kitaba kafir ve gavur denilemeyeceğini ise şöyle anlatmıştır:

Şüphe yok ki iman edenler, yahudiler, nasrani ve sabiilerden kim Allah’a, âhiret gününe inanır, bununla beraber salih amelde bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara korku da yoktur. Onlar mahzun olacak değillerdir. (Bakara Suresi, 62 )

Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da buna benzer ehl-i kitaptan bahisle, inanan kullarını taltif eden çok çok ayetler mevcut iken, ehl-i kitaba karşı bu tutum ve düşmanlık niye. Bu gerçekte Rabbimin bahşettiği imkanlarla hemfikir olalım. Ehl-i kitaba samimiyetle soralım: Muhammed ümmetine karşı bu düşmanlık niye. Bu yönlü emr-i ilahi mi var. Zebur’da mı var, Tevrat’ta mı var, İncil’de mi var, suhuflarda mı var. Hayır. Bütün semavi dinlere mahsus bütün kitapların özetini de kapsayan Kur’an-ı Kerim’de yok.”[85]

Süleyman Ateş de yukarıda meali geçen Bakara Suresinin 62. Ayetinden hareketle; hangi gruba dahil olursa olsun, yani; iman edenler, (müslümanlar), yahudiler, nasrani ve sabiilerden Allah’a, ahiret gününe inanan ve hayırlı işler yapan her insanın kurtuluşa ereceğini ifade etmiştir. Bu ayetlerde dört gruptan bahsedilmektedir. Bahsedilenlerden birisi de müslümanlardır. Müfessirler bu âyeti iki türlü izah etmişlerdir. Bunlardan birincisi; bu zümreler islam gelmeden hemen önce yaşamış olan iyi Hıristiyan, Yahudi ve Sabiilerdir. İkinci görüş ise; Yahudi, Hıristiyan ve Sabiilerin müslüman olanlarının kastedildiği şeklindedir. Süleyman Ateş: bu görüşte olan müfessirlerin tekellüf altında olduklarını ve apaçık olan âyetin gerçeğini kabul etmemek için ellerinden geleni yaptıkları görüşündedir.”[86]

Galib Efendi ise açık ve net olarak bu ve benzeri âyetlere dayanarak, kim olursa olsun Lâ ilâhe illallah diyen kimselerin iyi olarak yaptıklarının zayi olmayacağı, görüşündedir. “Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu bu kitabı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyfine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Allah isteseydi hepiniz bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerinde koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeylerin hakikatini haber verecektir.” (Mâide, 48), ve benzeri ayetleri de delil göstererek, sonra gelen dinin evvelki dini iptal etmediğini, daha sonra gelen Allah elçisi evvelki geleni tasdik, sonra geleni müjdeleyici olarak gönderildiğini ve bütün peygamberlerin dininin islam ve tevhit dini olduğunu, bütün semavi dinlerin ortak adının islâmiyet olduğunu, peygamberlerin kendilerini değil Allah’ın varlığını ispat için geldiklerini, Hazret-i Muhammed’e gelen şeriatın en mütekâmil insanlara gönderilmiş şeriat olduğunu, İslâmiyetin doktrin olduğunu, sonra gelen şeriata tabi olmanın kemâlat olduğunu da şöyle izah etmiştir:

“Sonraki gelen Allah’ın elçisinin bir evvelkini iptal için değil, daha evvel gelenleri tasdik, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak gönderildiğini bildirdi, Hazret-i Allah (c.c.). Daha sonra gelen Allah’ın elçisinin ilan ettiği şeriata tabi olmak kemalattır. Daha evvelki şeriatta sebat gösterip Allah’tan başka ilah edinmeyenler de hangi şeriata samimiyetle tabi olur iseler Hazret-i Allah Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da buyuruyor ki: “onlar için korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.”

Men aref sırrını anladınsa bu tanzim-i ilahiyeyi anlarsın. Bu hal tevhit sırrında tecelli eder. Kelime-i tevhit, tevhid-i e’fal, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat. “Kur’an’ın da itikatta medarı ikidir denildi: İlm-i tevhit, amel-i tevhit.” Tecellisi görülen hal ise nâfi ilim, sâlih ameldir. Tabi olmak tevhit dininin aslıdır. Bildiğim kadarını anlatmak vazifesi ile yükümlü olduğumu müdrik olan bu abd-i aciz bazı hakikatleri anlatmakta sakınca görmüyorum. Çünkü manayı bilmeden tahrip etmek için bu yönlü küfür bütün melaneti ile karşımda kahraman edası ile hayasızca sırıtıyor.”[87]

“Tekrarında fayda mülahaza ediyorum: Peygamberimiz efendilerimiz cümlesi müslümandır. Bütün semâvî dinler İslamiyettir. En son gelen şeriat-ı Muhammedi’yi kabul edip yaşamak, kullarına bahşettiği rahmet-i ilahidir. Allah’ın en son elçisi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizi ve getirdiği şeriat-ı Muhammediyi kabul edip yaşamak ayrıca rahmet-i ilahidir, kemalattır. “Bir olan ALLAH’ın iradesine bağlanmak islamiyyettir” “size din olarak İslam’ı seçtim, size dininizi tamamladım” hitâb-ı ilahi bütün semavi dinleri kapsar. İslamiyet cümle semavi dinlere verilen taltif ve lütf-ı ilâhîdir. Rabbim kullarını bu taltif-i ilahiye layık kılsın, amin.”[88]

Bütün peygamberler din-i islam üzere gelmiştir. Peygamberler din değil de zamanın gerektirdiği şekilde şeriat getirmişlerdir. Galib Efendi önceki şeriata tabi olan kişilerin sonra gelene şeriata tabi olmalarının zorluğunu ise şöyle dile anlatmıştır:

“Sonraki gelen semavi din evvelki gelen dini iptal etmez” Sonra gelen şeriatlar kulların kültür ve bilgilerine göre ihsan edilmiş, kişinin inisiyatifine göre lütfedilmiştir, rahmettir. “Dinde cebir yoktur” anlamı budur. Hazret-i Kur’an’ın da anlamı budur. “Hala bir şeriat geldi mi, evvelki şeriatlar iptal olur” iddiasında ısrar edenler Hazret-i Allah’a zulüm isnat ederler. Hazret-i Kur’an’la çelişkiye düşerler çünkü Hazret-i Allah’ın lütfettiği küllü rahmeti ilahiler geçici değildir. Samimiyetle arayan kul, hiç şüphesi olmasın, mutlaka bulur. “Kırk senelik kani olur mu yani. Kani olur ise yani, daha mütekamil kullarına gönderdiği şeriata tabi olup yaşayabiliyorsa, yani kemalattır, uygundur. Tertib-i tanzim-i ilahidir. Tarih boyu ne kadar gösterebildin ki, kani olmuş yani.

Bütün semavi dinler tevhit dinidir. Kitapların ve suhufların anlamı, özü kelime-i tevhittir. Lisanen “Allah’tan başka ilah yoktur, illa Allah vardır” manasını, anlamını hangi lisan ile söylüyorsa bir kişi, beşer ölçüsüne göre o anda o kişi müslimdir. Gerisi Allah’a aittir. Konuşmasında ve muamelatında tevhide aykırı bir hal gördünse muktedir isen mülayemetle “emir bi’l-ma’ruf, nehiy ani’l-münker...” Güzellikleri anlat ve sevdir. Nehyedilmiş çirkinliklerden kaçması için tatlı tatlı ikaz et. Muktedir isen irşat et. Telaffuzuna şahit oldunsa müslimdir, gayr-ı müslim değil. Kafir, gavur kesinlikle değildir. Hep aksini düşündük yanlış telkinde bulunduk. Bütün beşeri İslam’dan dışladık. Düşman ettik. Ehl-i kitaba kafir, gavur demekle teselli oluyoruz zannettik. Gayretullaha dokunduk. Allah affetsin.

Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Nasraniler ve Sabiiler’den kim ALLAH’A ve ahiret gününe inanır, bununla beraber salih amelde de bulunursa, elbette onların Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara korku da yoktur. Onlar mahzun olacak da değillerdir. (Bakara Suresi, 62)

Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da ehl-i kitaptan bahseden hayli ayetler vardır. Peygamber efendilerimize, Allah’ın elçilerine sakın ha, derece vermeye kalkışmayalım ve ilahlaştırmayalım. Bu hareketlerimiz hem Kur’an’a, hem de imanın şartı olan Amentüye ters düşer. Cümlesi müslümandır. Allah’a şirk koşmayan, peygamberinin getirdiği şeriatına bağlı olanlar elbet müslümandır. Yalnız Allah’a inanıyorsa ehl-i imandır. Size din olarak İslam’ı seçtim, size dininizi tamamladım, hitab-ı ilahisi bütün semavi dinleri kapsar. Hazret-i peygamber (s.t.a.v.) Efendimizden başka peygamber gelmeyeceğinin Allah tarafından bildirilmesidir. “İsa (a.s.) gelecek” diyenlere iltifat etmeyin. Tertib-i ilahiye uygun değil, nefislerin uydurmasıdır. Kanun-ı ilahiye ters düşer. Gülünç olmayalım, peygamber efendilerimizi sınıflandırmayalım. Hakikat dışı olur. Allah gücenir. Hele başka peygamber efendilerimizin şeriatlarına tabi olanlara gayr-i müslim, kafir, gavur demeye hiç hakkımız olmadığı gibi telafisi mümkün olmayan semavi dinler arası düşmanlıktan başka bir şey getirmez, getirmedi de.”[89]

Nur-ı Muhammedi cihan-şumuldür. Adem safiyyullah’tan kıyâmete kadar devam edecektir, bâkidir. “Levlake levlake, lema halektü’l-eflak.” -sen olmasa idin, eflaki yaratmazdım- hitabının mâna itibârı ile cümle peygamber efendilerimizde görülen, verâset taşıyan evliyaullahta verâset yolu ile zuhuru müşâhede edilen, mü’min ve müslim, cümlesinden zuhûra vesile kılınan yaratılışın sırrı rahmet-i ilahinin ismidir.”[90]

“İyi anlayalım: Semavi dinlerin hepsi tevhit dinidir, islamiyyettir. Sonra gelen şeriat evvelki şeriatı iptal etmez. Kişi tabi olduğu şeriatını yaşamakla mükelleftir. Allah’ın elçilerini biri birinden ayrı görmek tertib-i ilahiye ters düşer. Peygamber efendilerimiz kardeştirler. Tabi olanlar da biri diğerinin kardeşidir. Cümlesinde zuhur eden rahmete “Nur-u Muhammedi” ismi verilmiş olup, bu nur ise adem safiyyullahtan başlar, kıyamete kadar bakidir. “Yalnız şu zamana mahsustur” diye kısıtlamak küfürdür. Allah’a zulüm isnat etmektir, gerçeğe aykırıdır. [91]

Galib Efendi özü bir ilâhi din mensuplarının o oranda da birbirlerine bu kadar acımasız davranmalarının altında peygamberleri birbirinden ayrı görmek ve kuvvetli bir enâniyet yaşamalarını görmekte ve bu vartadan kurtuluşun yolunu şöyle izah etmektedir:

“Dikkat et. Allah’ın elçilerini, birini diğerinden elçi olarak ayrı ve üstün görüp de şu benimdi, şu da senin anlamında taksime kalkışma. Peygamber efendilerimizde görülen meziyetler Hazret-i Allah’ın tertip ve tanzimi olup, o zamanki toplumun gidişatını, emr-i ilahiye uygun yaşamalarını anlatmak ve yaşantısı ile örnek, rahmet-i ilahiyeyi Allah’ın kullarına tebliğ etmeleri için küllü Allah’ın merhamet sıfatının zuhurudur. Bariz görülen rahmet-i ilahileri, gerçekleri yeteri kadar kavrayamayan toplumlar, gerçek dışı düşünce ve uygulamalarının neticesinin çizdiği na-ehil tablo beni Adem’i ne hale getirdi. Ruh ve gönlün sureta bulunduğu manaya hulül etmeyen, tasavvufsuz, tarikini bilmeyen, materyalist beni Adem, Allah’ın kulları tarih boyu gerçeği bilemediklerinden kanun-ı ilahinin dışına çıktılar. Dinin felsefesini “Kur’an tefsiridir” deye manayı kaybeden feylesofların kucağına itildiler. Emr-i ilahi üzerinde felsefe yapılmayacağını ne zaman anlayacaksınız. Bir kısım ehl-i tasavvuf iradeden başka bir şey kabul etmeyip, bir lokma, bir hırka saflığını kendisine prensip edinmiş servet düşmanı, kendisi çektiği gibi çoluk ve çocuğunu gerçekleri bilmediğinden perişan eden, hakikati anlatsan da anlamak istemeyen, güzellikler düşmanı, bilmeden din-i İslam’ı bu günkü güzelliklerle bağdaştıramayan, bağdaştıranlara küfürde gözü ile bakan, yol kesici, dünyayı İslam’dan kaçıran, cihan-şümul olan Hazret-i Kur’an’ı da yanlış izahları ile ehl-i kitaba düşman eden alimlerimiz hala uyanmayacaklar mı.”[92]

Galib Efendi yine la ilahe illallah diyen kişinin bahtiyarlığını bu sözün öyle içi boş bir kavram olmadığını, bu kelimeyi söyleyenin imansız sayılamayacağını ve bu kelimeyi söyleyen kişinin imanla dolu olduğunu şöyle bir kıyasla ifade etmiştir:

“Âdem (kişi) korku, heyecan ve telâşı ânında “Allah’tan başka ilah yoktur, illâ, Allah vardır” diyebiliyorsa îman yüklüdür. Şüphen olmasın. Bir sanatkar çok kişi onu seyrederken sanatını gene aynı, şaşırmadan yapabiliyorsa gerçek sanatkardır. Şoförde meleke olmadı ise “her an kaza yapabilirim” heyecânı onu rahatsız eder. Arabayı kullandıkça zamanla meleke hâsıl olur. Meleke şuur altı azaların beyinin emrine tâbi olmadan vazîfesini yapmasıdır. İşte dervişin lisânı ve kalbi ile, muhâfaza altında yaratanını zikretmesi, zikri dâimîye lisânen ve hâlen nâil olması o bahtiyar insana sadâkatinin mahsûlü, Rabbinin yed-i kudretinden lütfedilen meleke ve diplomadır. Ama bu hâli zâhirî ilimle, akılcı dinle ne ölçebilirsin, ne de hakîkat zevkine erersin. Netîce, gerçekleri inkardan öte yol yok, zannedersin. Ama samîmiyetle istemeyi bilirsen reddedilmez, yol ehli olursun.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

9- İslâmın Şartı Beş Değil Birdir, O da Lâ İlâhe illallahtır

Mesaj  By_Carpe_Diem Bir Salı Nis. 27, 2010 8:28 pm

Galib Efendi’nin yukarıdaki ifadeleri dikkatlice incelendiğinde Lâ ilâhe illallah bir anahtar cümledir. Hangi şart altında olursa olsun, bunu söyleyen herkes müslümandır. Galib Efendi; “Bedevîler dedi ki, biz iman ettik. De ki, siz îman etmediniz. Ve lâkin deyiniz ki, biz islama girdik. Ve henüz iman sizin kalplerinizin içine girmiş değildir. Ve eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiç bir şeyi sizin için noksan kılmaz. Şüphe yok ki Allah Teala Gafurdur, Rahimdir.”[94] âyetinden hareketle bu sonuca varmıştır. Bu ayette de açıkça bildirildiğine göre, müslüm ayrı mümin ayrı ayrı kavramlardır. Müslüman kelime-yi tevhidi söyleyen kişidir. Kelime-i tevhidi söyleyen kişi, dine ilk adımı atmıştır. Nüve olarak iman ekli olmuştur. Bu kişi artık müslümandır. Böyle bir kimseye kafir kimse diyemez. Seyir başlamış ve bu seyrin ilk ve en önemli basamağı geçilmiştir. Bu seyrin devam edilebilmesi için, dinin diğer kuralları da yaşanmalıdır.

Hazret-i Muhammed’e (s.t.a.v.)’e gelen şeriat içindeki; “namaz, oruç, hac, zekat islâmın şartlarından değildir. İslâmın şartı birdir o da; Allah’tan başka ilah yoktur.” Bu cümleyi söyleyen kişi müslüman olmuştur. Müminlik sıfatının tecelli etmesi için de rahmet-ilahi olan bu ibadetleri yerine getirmelidir. Kul Allah’ın mümin isminde kendisini görünceye kadar şeriatın getirdiklerine uymalıdır. Galib Efendi namaz, oruç, hac, zekât ve diğer ibâdetleri yerine getirmenin faydalarını, din içindeki konumunu ve la ilahe illallah dediği halde bu ibadetleri yerine getiremeyen kişileri sadece bu davranışlarından dolayı tekfir etmenin sakıncalarını şöyle ifade etmiştir:

“Bunlar îmanla yükümlü mümin kullarına ihyâ olmaları için rahmet hazînesinden bahşettiği, lütuf, ihsan ve emr-i ilâhîdir. İslamın şartından değildir. Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allah vardır, diyen beşer ölçüsüne göre ki, Peygamberimiz Efendimizin de bildirisi bu vecihledir müslimdir. Her çocuk dünyâya İslâm fıtratı üzere gelir. Terbiyeye muhtaçtır; terbiyecisi ne ise öyle yapar. Çocuklar buluğa erene kadar teklifâta tâbi değildir. Kişi Allah’ı biliyorsa müslümdür. Dünyâda ve âhirete gidişinde o kişiye İslâmî prensipler uygulanır. Namaz kılmayana, müslim değildir diyemezsin. İnkar ediyor ise küfürdedir. Âyet-i celîleyi tekrar ediyorum: Habibîm, o bedevîlere söyle: Îman ettik demesinler, İslâma girdik desinler. Rahmet-i ilâhîyi kısıtlamaya kimsenin hakkı yok. Şunu iyi bilesin ki, Allah kulunu rahmetinden yarattı.

İslâm’ın şartı diye ne âyet vardır, ne de hadîs-i şerif vardır. Millet olarak bu yanlış tutumumuzla müslüman kardeşlerimize cehâletimizden kâfir demekle, cihat yapıyoruz zannettik. Ehl-i kitaptan Allah’a îman edenlere de; müslim diyemedik. Nedenini İslâm’ın şartında aradık. Kendi ölçülerimize göre değerlendirdik. İnanan Ehl-i kitâb’a da, gayr-i müslim, kâfir, gavur dememizin nedeni yanlış aktarılan, İslâm’ın şartı bilgisizliğinden kaynaklanıyor. Allah’ın işine karıştık. Dîn-i İslâm’ı Allah’a öğretmeye kalkıştık. Bütün idârecilerimize küfür isnat etmemizin de tek nedeni bu şarttan zuhur ediyor. Savm, salat, hac, zekat İslâm’ın şartlarından olmayıp, Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretleri’nin kullarına ikram ettiği, ihsan ettiği rahmet ve emr-i ilâhîdir. Şartın anlamı başkadır; îmanın altı şartının olduğu gibi.”

By_Carpe_Diem

Mesaj Sayısı : 35
puan : 11123
Kayıt tarihi : 21/04/10
Nerden : ANKARA

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: FİKİRLERİ

Mesaj  Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz