GALİBİLİK
Galibi Tarikatı (Galibilik): Kadiri ve Rufai tarikatlarının birleşiminden doğan, Muhammedi Tasavvufun bir koludur. Peygamberinin getirdiği ahkam dan ayrılmadan, zamanın haramiyeti belli olanların dışında, medeniyet ve teknolojiyi Tasavvufi bir anlayış içerisinde dinin vazgeçilmezi kabul eden H.Galip Hasan Kuşçuoğlu'nun, Kuran ve Hakikatten ayrılmadan, Emri İlahiler ışığında, Asrın idrakı ile, Dini anlayış ve dünyayı görüşüne göre, 21.yüzyılda sistemleştirdiği; mezheb olarak Hanefi, meşrep olarak Alevi olan Muhammedi bir tarikattır.

EĞER FORUMUZA KAYITLI DEĞİLSENİZ KAYIT OL SEKMESİNE TIKLAYARAK 1 DAKİKA İÇİNDE KAYIT OLUN . FORUMUMUZDAN SINIRSIZ YARARLANMAK VE PAYLAŞIMLAR YAPABİLMEK İÇİN SİZLERİ BEKLİYORUZ . ÜYEYSENİZ GİRİŞ YAP SEKMESİNDE FORUMA GİREBİLİRSİNİZ .

ATATÜRK VE DİN

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ATATÜRK VE DİN

Mesaj  galibidermurat Bir C.tesi Haz. 25, 2011 3:17 pm

ATATÜRK VE DİN

Makamı cennet olsun, büyük insan Mustafa Kemal Atatürk bu noksanlığı düzeltmeyi üstlendi ve başardı sayılır. Çünkü bu icraat her şahsın yapacağı basit bir icraat değildi!..
Bu icraatı yapabilmek için evvelâ Allâh’ı bilmesi, tabi olup kabullendiği peygamberini, peygamberinin getirdiği şeriatını bilmesi ve kul olarak şahsının yaratılışındaki sırr-ı ilâhiyi bilmesi gerekli idi. Tedrisatı ve imanı müsaitti. Bu ilme yabancı değildi, biliyordu!..
Atatürk’ün, yaşadığı zamanın ulemasına kulak ver:
Ataya, itifaken ‘mehdi, resul’ demişlerdi!..
Nutuk’larını da iyi oku, anlarsın!..
Zamana uyum sağlamaya çaba gösteren, vatanın gerçek evlatlarını minnet ve rahmetle anıyorum.
Çünkü o büyük insandı. Aklı ermeyenlerin dinsiz zannettikleri; çıkarlarına kullananların zannettiği gibi dinsiz hiç değildi!.
Edindiğim intibaya göre ‘dindardı’ dersem mübalâğa etmiş sayılmam.
Tekrar ediyorum; ‘zamanının mehdi resülü’ diyorlardı, dindar büyüklerim.
Tevatüren hakkında söylenen menkıbelerin canlı şahidiyim.
Muhafız erlerinden bir tanesi şöyle anlatıyordu:
Sabaha kadar masa başından kalkamadılar. Alaca karanlıkda dışarı çıktı. Bataklık gibi olan Yenişehir tarafına doğru gidiyordu. Ben arkasını takip ettim, vazifem icabı. Geriye dönmeden, bana gelmememi söyledi. Ben görünmeden takibe devam ettim. Durdu bir yerde, yönünü dönmeden ‘yaklaş!’ dedi. Biraz daha yaklaştım.
Gür bir sesle:
--Uhud Savaşında Hazreti Resulullah düşmana yalnız gitti; neyine güveniyordu? Neye sığınıyordu? Hazreti Allâh’a değil mi? Ben de Allâh’a sığınıyorum, rahat bırak beni!...
Muhafız öyle diyordu: “Vücudum sarsıldı, ister istemez geri çekildim.”
Medyada Fatih Çekirge’nin programında bu gerçeği anlatmak bana nasip olmuştu:
(Prof. Dr. Hanif Faruk, Urduca Yayınlarında Atatürk, An. Ün. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, 1979, s. 102’de mevcuttur.)
Atatürk vefatından on beş gün evvel Dolmabahçe Sarayında hasta yatarken, zamanın hariciye vekili ve başbakanına:
“İslâm alemine mesaj veriyorum, bildirin” demişti. Ne yazık ki bildirmediler!..
Dünyaya bildirilmesini istediği gerçeği o büyük insan şöyle yazdırıyordu:

***

Bütün dünya müslümanları!
Allâh’ın son peygamberi Hazreti Muhammet (s.t.a.v.)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli!
Tüm müslümanlar Hazreti Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli!
İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli.
Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.
***
Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, Atatürk ve Din Eğitimi (Ahmet Gürtaş) kitabında bütün şahitleri ile görebilirsiniz: Aynı kitapta üçüncü hatıra.
Geçtiğimiz yıllarda yüz yaşını geçgin olarak İstanbul Merkez Efendi imam hatibi iken vefat eden, Cumhuriyetin ilânından önce İstanbul’da şeyhülmeşayıh ünvanı ile anılan Nurullah Efendi, özel doktoru Prof. Dr. Naci Bor Efendiye şu olayı bizat kendisi anlatıyor:
Nurullah Efendi, Atatürk’ün sekreteri olan amcazadesinden kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendiyi Ankara’ya davet eder.
O günlerde Atatürk bir vesile ile resepsiyon vermektedir.
Sekreter, Nurullah Efendiyi Atatürk ile resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi pilânlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendiyi davet eder. Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir.
Ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder.
O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır!
Söz buna intikal edince Atatürk, Nurullah Efendiye der ki:
--Efendi Hazretleri! Tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım! Allâh bana ömür verecek mi? Bilmiyorum; ama şayet ömrüm olursa, günü gelince bunları yine ben açacağım!

Atatürk bu hakikati gerçek şeyh efendiye ifşa etti.
Bir benzeri olay:
Atatürk, Mevlâna Celâleddin-i Rumi Hazretlerini ziyaret ettiğinde:
--Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatım sizlere değil.
Dediğinin gerçek yüzünü bilesin!...
Zira tertib ve tanzim-i ilâhi olan zuhuratların salikleri, haddi aşmadıkça kul ferden ve cemi, Allâh’ın muhafazasındadır!.
Allâh’ın tertıbini bozma ve kaldırma gibi, duygu ve hislerde o gerçek insanlardan uzak düşünülür!
Toplumlar emr-i ilahiye muti, zamana uyumlu yaşadıkları müddetçe, hiç düşünülmesin ki rahmet-i ilâhiye gene ihsan edilmez mi? diye, yaptığın beşerî zaafın mahsülü hatalarından dolayı Hazreti Allâh’ı itham etmeyi bırak!...
Yolunu şaşırmış nefsini emr-i ilahiye uyumlu kılmaya çalış. Sırat-ı müstakim üzere gitmeye alış!
Atatürk’ün hayatında iman yönünde metafizik olaylardan internette de mevcut, manevi zevkini aldığım, yabancısı olmadığımız bildirilerin bir kaçını yazmadan geçemiyeceğim:
Memleketin her tarafında çetin bir mücadele ve mukavemet başlamıştı. Ankara bir kurtuluş burcu ve Mustafa Kemal’in adı bir bayrak olmuştu… Antep mücadele günlerinin acı bir devresiydi. Memlekette istiklâl şuurlaşmış, topyekün bir vuzuh kazanmıştı.
O zaman ilkokulun ihtiyat sınıfında idim. Bir sabah okula geldiğim zaman çocukların bahçede toplanmış olduğunu gördüm.
Din dersleri muallimi Hafız Halil efendinin konuşacağını söylediler.
Halk da okulun bahçesinde toplanmıştı. Az sonra Hafız Halil Efendi kürsüye çıktı, titrek fakat heyecanlı bir sesle:
--Din kardeşlerim! Sizi Şeyh Sünusi Hazretlerinin bir tebşiri için buraya topladım, Dedi ve şu vakayı anlattı:
Şeyh Sünusi Hazretleri bir gece Peygamberimiz’i rüyasında görmüş ve koşup elini öpmek istemiş. Peygamber kendisine sol elini uzatmış!
Buna şaşıran ve mahzun olan şeyh, Peygamber’e hiteben:
--Ya Resulâllah! Niçin sağ elinizi vermediniz?!.
Diye sual edince, şu cevabı almış:
--Sağ elimi Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattım!
Bu rüyayı anlatan Hafız Halil Efendinin elleri, çenesi ve dili titriyordu! Gözleri dolu dolu oluyordu. Hitabeti kalabalığı etkilemişti. Birden gür ve imanlı bir sesle:
--Ey ahali! Mustafa Kemal muzaffer olacak! Peygamber Efendimiz’in sağ eli onun elindedir! Buna iman edin!
Diye haykırdı ve kürsüden indi.
Sonradan öğrendiğime göre merhum Hafız Halil Efendi bu rüyayı camide vaaz etmiş ve onu imanlı tefsirlerle tamamlamıştır.
Gene İstiklâl Harbi günlerinde.
Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara tren istasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada, Çavuş Ali Metin’e “acele olarak Fevzi Paşa’yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle!” diyor.
Ali Metin, Fevzi Paşa’yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk’ün yanına gelmek üzere hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor.
Fevzi Paşa, Atatürk’ün yanına gelince, Atatürk ona bir kağıt kalem uzatıp:
--Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver! diyor.
Kendisi de bir kalem kağıt alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı Fevzi Paşa’ya vermek üzere yazmaya başlıyor.
Yazma işi bittikden sonra birbirine bakıp sevinçle gülümsüyorlar!
Her ikisinin de yazdığını kendi kağıtlarından okuyan Ali Metin her iki kağıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor:
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hacı Bayrâm-ı Veli’ye diyor ki:
--Mustafa’ya söyle, korkmasın; sonunda zafer onların olacak!
Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hacı Bayram-ı Veli’ye bu sözleri söylerken gören bu iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri “Mustafa Kemal” ve “Mustafa Fevzi”dir!
(Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, s. 160-161.)
Cennet-mekân Atatürk’ün yaşantısında açık görülen manevi, dindar kesim, kültürlü halk arasında tevatüren anlatılan dini duyguların ve yaşantıların aleyhinde hiç bir zaman bulunmadığının kanıtları sayılamıyacak kadar çoktur.
Buraya ancak bir kaçını yazdım. Kanıtlamak istediğim şudur ki; Kemal Atatürk bazı çıkarcıların kendi düşünce menfaatlerine ortak gibi göstermeye çalıştıkları gibi haşa ‘dinsiz’ olmadığı gibi, asra uyumlu Muhammedi Şeriatına hayranlığının ifadesi değil mi?!.. Yaptığı icraatlar buna dönük değil mi?!...
Elini vicdanına koy, öyle konuş:
Atatürk dini kuralların esasına dokundu mu?!..
Teknolojiye, asra uyumlu, medeniyetin hayranı, Allâh’a iman etmiş bir ferde veya topluma, bu saydığım meziyetler dışında bir şey kabul ettirebilir misin?!..
Hatta onu tatmin edecek şekilde, küfre dönük bir olayı, rahmetmiş gibi anlatarak kabul ettirmen mümkün mü?! Bu gücü naçiz şahsında görebiliyor musun?!...
Ne kadar iyi niyyetle yapılır ise yapılsın, halk nazarında devrimler hiç bir zaman yüzde yüz tasvip görülmediği gibi, devrimlerin her zaman halka ters düştüğü vakıadır!
Şöyle de söylenir: Devrimler kırk seneyi geçip, hala çoğu halkın beğenisinde tasvip görmedi ise devrim geçerliliğini kaybeder!
Milletin hayrına iken, halkın kırk senede benimseyemediği devrimlerin devam etmesinin ekseri halk indinde zulme dönüştüğü kabul edile gelmiştir!
Hazreti Allâh’ın tertibi olan, sonra gelen elçilerine ve ümmetlerine her asırda takınılan, hakikat dışı cehlin görünümü, çirkin tavır ve gayrıya tarih boyu reva görülen muamele, malum tarihe maledilen acı sahifeleri her zaman görmek mümkün!..
Medeniyete doğru yürüdüğünü zanneden, yalnız teknoloji ve bazı ilerlemelerinde muvaffak oldukları inkar edilemez, emr-i ilahiye yeteri kadar uyum sağladığı da söylenemez. Zaman zaman gerçeklerden habersiz, şeriatlarından habersiz, ‘Hz. Allâh’a vardır’ diyenlerin, Allâh’ın bildirisi ‘müslüman’ olduklarından habersiz!...
‘Elçilerimi birbirinden ayrı görmeyin’
Hitab-ı ilâhisinden habersiz!...
Hiçbir peygamberin ilâh olmadığından habersiz!...
Allâh elçileri birbirinden farklı değil, hitabından habersiz!..
‘Dinde diyalog’ kelamını çok duyuyoruz, amma ondan da habersiz!...
Amma ahir zaman peygamberi ümmetine ‘haçlı seferi’ düzenlemekte mahir!..
‘O günler geride kaldı, bugün şeriatlar arası diyalog’ avutmaları devam ederken!...
Bu sefer başka taktikle ahir zaman peygamberi Hazreti Muhammet Mustafa Efendimiz’i (s.a.v.) karikatürize eden ‘haçlı seferi kalıntıları’na sorula bilse:
Ne demek istiyorsun?! Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?!..
Ya Rabbi! Kullarına şuur ver.
Emr-i ilahine ters düşmeyen görüş ver de, bitsin artık vahşi ve zalimane düşünce ve icraatlara dönük fitne!...
Bunlar beynelmilel fitneli nabız yoklaması.
Dikkat et, ya Ümmet-i Muhammet!..
Dikkat et, ya ehl-i iman, ya ehl-i islam, Ehl-i Kitap!
Peygamber efendilerimizin kimliğinden habersiz, fitne üreten zalımların oyununa gelmeyiniz!..
Anlaşılsın ve bilinsin artık: Ehli Kitab’ın, ‘Allâh vardır’ diyenin “müslüman” olduğu, müslümanlarınsa kardeş olduğu…
Ahir zaman peygamberi Muhammet Ümmeti! Bu gerçeği ilân edip, ‘İslam’ın beş şartı var!’ demekten vazgeç!..
Emr-i ilahiyi ilân et!
Duyurmak sana düşüyor, vazifeni yap, zaman geçiyor!.
Birbirinizin ocağını söndürmekle emr-i ilahiye uyduğunu sakın söylemek gafletinde bulunmayasın. Bu zihniyetler tarihin karanlıklarına gömülmeye mahkumdur; bitsin artık!...
Bu karanlığa iltifat etme, yeter!..
Bu icraatın gerçeği senden duyulsun, ey Muhammedî! Dünyaya, normali bu değil mi?...
O günleri yaşadım ve bu hallere şahidim.
1930 senesi 11 yaşıma yeni girmiştim.
Atatürk, Samsun’a geldiğinde babam Belediye’nin karşısındaki büyük hamamı işletiyordu.
Ben Bozkurt İlkokulu üçüncü sınıfında idim. Okulumuz Gazievi’ne yakındı. Arkadaşlarla Gazievi’ne olayları yerinde görmek için gittik. Çok geçmeden üstü açık arabası yanımızda durdu. Halk yetişene kadar bir hayli konuştu bizimle.
Ben hep şahsını temaşa eyledim; Ata’yı o tarihte yaşlanmış ve bitkin gördüm!..
Çok partili demokrasiye geçiş yapmıştı, Harbiye’den okul arkadaşı Fethi Okyar’a parti kurdurmuştu!.
Parti dört ay devam etti. Samsun belediye seçiminde kadınları ıssız odaya koyarak oy kullanmasını kabul edemiyen kara denizliler isyan ettiler!.
Atatürk gece Samsun’a geldi, olayı bastırdı ve partiyi kurucusu Fethi Okyar’a kapattırdı!
Atatürk’ü iyi anlasınlar diye, yanlış düşünen dindar insanları uyarmak kasdi ile, şahsıma bahşedilen manevi vazifem icabı zuhuratlarla az da olsa gerçekleri yazmaya çalıştım, inşallâh anlaşılır da, Allâh’ın rızasına uyumlu amellere nail olunur!..
Hocam, İslâm’ı Hz. Allâh’ın bildirdiği gibi anlat da, yalnız Ümmet-i Muhammed’e değil, bütün dünya Din-i İslâm’ın hiçbir kavmin tekelinde olmadığını, umuma bahşedilen tek dinin İslâm olduğunu bilsin cümle Allâh’ın kulları, insan olmaya namzet yaratılan Benî Âdem’e her Allâh’ın kuluna ‘kafir, gavur, gayr-i müslim’ deme günahından kurtulsun!..
Hele, olmadığı halde, Din-i İslâm’a malettiğin, İslâm’ın manası ile ilgisi olmayıp, Hazreti Allâh’ın muhip, müttaki, ittika sahibi, mü’min kullarına bahşeylediği ihsanını...
‘İslâm’da beş şart var’ diye, İslâm’a malettin ve dünyaya kabul ettirdin, güya! Netice nasıl tahrifat oldu?! Cesaretin var mı, şimdi Hazreti Allâh’ın bu yönlü bildirisini, gerçeği bilen toplumlara anlatabilecek misin?!...
Halâ İslâm’ı bir zümreye maledip, kıyamete kadar tekelinde tutabilecek misin?!..

Pir-i Galibi H.Galip Hasan KUŞÇUOĞLU

galibidermurat

Mesaj Sayısı : 3
puan : 9379
Kayıt tarihi : 25/06/11
Yaş : 37
Nerden : Antalya

http://www.galibi.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz